Ercan Eroğlu de de
BİR COĞRAFYANIN ŞAHDAMARI: JAMES FORSYTH VE “KAFKASYA” ÜZERİNE BİR TANITIM YAZISI
Elimde şahane bir kitap var. Entelektüel bir keşif ile kişisel hafızanın kesiştiği o muazzam noktaya parmak basıyor. Çocukluğumun geçtiği İnegöl Hayriye Köyü’ndeki o “masalsı Kafdağı” imgesiyle, James Forsyth’in akademik anıtı olan Kafkasya (A History of the Peoples of the Caucasus) kitabını birleştiren; okuru bu kadim coğrafyanın derinliklerine davet eden masalsı ama keskin bir doğrulukla ve bilgelikle hazırlanmış kitabın içine ve belki de Kafkasların doruklarına doğru seyehat edeceğiz.

Bazı kitaplar vardır, sadece bilgi vermezler; size ait olduğunuz köklerin haritasını çıkarır, çocukken duyduğunuz ama anlamını tam kavrayamadığınız o masalların neden anlatıldığını fahiş bir netlikle yüzünüze çarparlar. James Forsyth’in “Kafkasya” adlı eseri, tam olarak böyle bir kitaptır. Eğer sizin de ruhunuzun bir parçası İnegöl’ün bir dağ köyünde, buz gibi akan bir derenin kenarında veya anneannemin (Cevahir SUVAT) kuzinesinin başında anlattığı masallarda asılı kalmışsa; bu kitap bir tarih anlatısından ziyade bir “eve dönüş” biletidir.

Hakikatin Peşinde Bir Atlas: Forsyth’in Titizliği
Modern dünya, Kafkasya’yı genellikle stratejik bir koridor ya da çatışma bölgesi olarak görme hatasına düşer. Oysa Forsyth, bu devasa eserinde bizleri jeopolitik soğukluktan alıp, insan sıcağına, “Diller Dağı”nın kalbine götürür. Kitabı elinize aldığınızda hissettiğiniz o ağırlık, sadece kâğıdın değil, binlerce yıllık bir direncin ve varoluş mücadelesinin ağırlığıdır.
Forsyth, bu eseriyle adeta bir arkeolog gibi çalışmıştır. Gürcülerden Çerkeslere, Abhazlardan Çeçenlere kadar onlarca halkın tarihini; dillerin birbirine nasıl karıştığını ama karakterlerin nasıl özgün kaldığını lirik bir dille anlatır. Onun anlatımında Kafkasya; sadece Rusya, İran ve Osmanlı arasında kalmış bir toprak parçası değil; kendi yasaları, kendi tanrıları ve kendi sarsılmaz onur kodları olan bağımsız bir evrendir.
Çocukluğumun Kafdağı’ndan Bilimin Gerçekliğine
Çoğumuzun zihninde Kafkasya, çocukken Hayriye Köyü gibi yerlerde, ormanların serinliğinde kurduğumuz o “masalsı Kafdağı”dır. Forsyth’in kitabı, işte o çocuksu hayali yıkmaz, aksine onu somut bir gerçekliğe oturtur. O derelerde neden öyle coşkuyla oynadığımızı, o buz gibi suların neden sadece susuzluğumuzu değil de ruhumuzu da dindirdiğini Forsyth’in satır aralarında buluruz.
Kitap, Kafkasya halklarının doğayla kurduğu o mistik bağı öyle güzel işler ki; okurken sanki yeniden o yaylalarda çobanlık yapıyormuşsunuz gibi hissedersiniz. Forsyth bizlere şunu fısıldar: Bu halkların tarihi, sadece savaşlar tarihi değildir; bu, dağlarla kurulan bir ittifakın, taşla yazılan bir şiirin tarihidir.
Diller Dağı’nın Senfonisi
Forsyth’in eserini rakiplerinden ayıran en büyük özellik, dilbilimsel derinliğidir. Kafkasya’nın neden “Diller Dağı” (Cebelü’l-Elsun) olarak anıldığını akademik bir soğuklukla değil, bir dilin nasıl bir halkın kalesi olabileceğini göstererek anlatır.
Gürcülerin Kadim Yazısı: Kitapta Gürcü kültürünün o benzersiz alfabesi ve Hristiyanlığı kendi yerel dokularıyla nasıl harmanladıkları anlatılırken, kendinizi bir Ortaçağ manastırının serinliğinde hissedersiniz.
Dağlıların Sözlü Kültürü: Yazının ulaşamadığı en sarp yamaçlarda, masalların ve destanların bir halkı nasıl ayakta tuttuğunu okurken; orada söz, sadece ses değildir; bir kimliktir.
Direnişin ve Onurun Epik Anlatısı
James Forsyth, Kafkasya halklarının maruz kaldığı trajedileri —sürgünleri, soykırımları ve asimilasyon politikalarını— anlatırken asla tarafsız bir gözlemci gibi kalmaz. O, acının insan üzerindeki etkisini bilir. XIX. yüzyılın o karanlık savaşlarını, Şeyh Şamil’in destansı direnişini ve Gürcülerin bağımsızlık aşkını okurken, kitabın sayfalarından barut kokusu ve dağ havası yükselir. Ancak Forsyth’in asıl başarısı, bu halkları sadece “kurban” olarak göstermemesidir. O, Kafkas insanının yıkılmaz iradesini yüceltir. İster Anadolu’nun bir köyünde (İnegöl’de, Hayriye’de) ister Kafkasya’nın bağrında olsun; bu kültürün nerede olursa olsun kendini nasıl yeniden ürettiğini, toprağa nasıl kök saldığını hayranlıkla betimler.
Bu Kitabı Neden Okumalısınız?
Eğer bu yazıyı okuyorsanız, muhtemelen kalbinizde o dağların rüzgârı esiyordur. James Forsyth’in Kafkasya kitabını okumak için üç temel nedeniniz var:
Kendinizi Tanımak İçin: Kökleriniz bu coğrafyaya dayanıyorsa, Forsyth size “kim olduğunuzu” bilimsel bir kanıtla sunar. Mantar topladığınız o ormanların, su içtiğiniz o pınarların, tırpan tuttuğunuz o tarlaların bin yıl önce hangi destanlara ev sahipliği yaptığını öğretir.
Kültürel Bir Mirası Anlamak İçin: Gürcülerin polifonik şarkılarından, Çerkeslerin asalet kodlarına kadar bu devasa mozaiğin parçalarını birleştirmek için bu kitap en güvenilir rehberdir
Modern Dünyadan Kaçmak İçin: Forsyth sizi beton yığınlarından alıp, bulutların üzerindeki köylere, kartalların süzüldüğü vadilere götürür. Bu kitap bir kaçış değil, bir uyanıştır.
Son Söz: Masalın Gerçekle Buluştuğu Yer
James Forsyth, Kafkasya ile bizlere şunu söyler: Kafdağı bir masal değildir. O, bizim hafızamızdır. O, anneannemizin anlattığı masallardaki o sarp kayalıkların, bizim karakterimizdeki karşılığıdır. Bu kitap, kütüphanenizin en nadide köşesinde durmayı değil, sayfaları çevrilmekten aşınmayı hak ediyor. Okudukça göreceksiniz ki; İnegöl Hayriye Köyü’ndeki o küçük dere, aslında Kafkasya’nın binlerce yıllık nehirlerine dökülmektedir. Forsyth, işte o büyük denizi bize gösteren bilgedir.
Gelin, bu davete icabet edin. Forsyth’in rehberliğinde Kafkasya’nın destansı doruklarına bir yolculuğa çıkın. Göreceksiniz ki, her sayfada kendinizden bir parça, her bölümde atalarınızın bir ayak izini bulacak, entelektüel derinliğinize çağlayacaksınız. Çünkü bu kitap, sadece bir tarih kitabı değil; anlatılan bizim hikâyemizdir.


























