Çemo Nene ჩემო ნენე): Bir Ocağın Hafızası
Babaannem
Onu anlatmaya kalksam, bir insanı değil de bir ovayı, bir dağı, bir rüzgârı, bir evin şevkatini anlatır gibi olurum. Çünkü o, tek başına bir insan değildi; içinde yaşadığı toprağın, içinden geçtiği zamanın, çektiği çilenin ve büyüttüğü sevdanın toplamıydı.
Batum doğumlu Ayşe ve Süleyman Çeçek’in kızları olarak İnegöl’ün Hilmiye Köyünde doğmuş Hayriye Köyüne gelin gitmiş, Asaletin timsali tam bir toprak insanı dedem Hasan Niyazi ile evlenmiş. Ben O’nu yıllar boyu Süreyya babaannem olarak bildim.
Bizim ev, kocaman, kerpiçten eski bir Anadolu eviydi. Duvarları kalın, ahşap kapıları ağır, pencereleri insanı içeri buyur eden cinsten… Evin ortasında, birkaç adet yer sofrası kurulurdu her akşam, hatırlarım 30’dan fazla aile üyesi büyük bir neşeyle yemek yerdi, mısır ekmeği doğranmış sıcacık tarhana çorbasına hepimiz birlikte kaşık sallardık. Tarhana çorbasının sıcaklı aslında insan sıcağıydı, koskocaman bir aileydik, bunu hissederdim. O sofraya oturmak, yalnızca karın doyurmak değildi; bir araya gelmekti, aynı ekmeği bölmekti, aynı hikâyenin içinde yaşamak demekti. Herkes Gürcüce konuşurdu, Gürcüce yenirdi yemekler! İşte o hikâyenin tam ortasında babaannem dururdu.
Gülüşü vardı onun… Öyle ince, öyle geçip giden bir gülüş değil; köklüydü, derindi. Bir güldü mü, evin duvarları hafiflerdi sanki. Çatının kirişleri bile o gülüşe kulak verirdi. Çocuklar susar, büyükler başını kaldırır, herkes o anın içinde bir anlığına dinlenirdi. Çünkü onun gülüşü, yalnız bir sevinç değil, bir güven duygusuydu. “Buradayım,” der gibiydi, “korkmayın.”
Mutfağın ocağında—şimdilerde şömine diyorlar—ateş hiç sönmezdi. Odunlar ağır ağır yanar, çıtırtılar evin içine yayılırdı. Babaannem, o ateşin başında, dizlerinin üzerine çöker, mısır ununu bir leğende yoğururdu. Su katardı, tuz katardı, ama en çok da sabrını katardı o hamura. Ellerini izlerdim; her hareketinde bir hikâye vardı. Parmaklarının arasında yıllar dolaşırdı sanki.
Hamuru ateşe sürdüğünde, o yalnız bir ekmek olmazdı. O, toprağın bereketi olurdu, alın terinin kokusu olurdu, bizim geleceğimiz olurdu.
Bizimle konuşurken, yüksek sesle konuştuğunu pek hatırlamam. Ama onun sessizliği bile öğretirdi. Bir bakışıyla, bir dokunuşuyla, bir susuşuyla anlatırdı her şeyi. Güçlüydü, ama o güç sert değildi. Dedemin dikip büyüttüğü kestane ağaçları gibi yüksek ve kuşatıcıydı ama su gibi akmayı da bilirdi. Dirençliydi; fırtına görmüş ağaçlar gibi… Eğilir, bükülür ama kırılmazdı.
Gözleri… Menekşe rengi derler ya, işte öyleydi. Ama o gözler yalnız bakmazdı; görürdü. İnsanın içini, derdini, sakladığını… Bir bakardı, içindeki düğüm çözülürdü. Bir bakardı, sanki dünya biraz daha katlanılır olurdu. O gözlerde bir merhamet vardı ki, insan kendini oraya bıraksa, bütün yaraları iyileşecek sanırdı.
Ellerine gelince… O eller, zamanın içinden geçmişti. Çatlaklar, çizgiler, nasırlar, hep pamuk gibi beyaz ve şefkatliydi… Ama her biri bir emekti. Tarladan, ocaktan, çocuklardan, hayattan kalan izlerdi. Başımı okşadığında, bir ağacın gölgesi düşerdi üstüme. Serin, güvenli, sarsılmaz bir gölge…
Sesinde eski zamanlar vardı. Bir ninni söylerdi bazen, sözlerini unutsam da o sesin bıraktığı izi unutamam. Rüzgâr gibi dolaşırdı evin içinde. Uykuyla uyanıklık arasında bir yerde, insanın kalbine yerleşirdi.
Yıllar geçti… Ev değişti, insanlar dağıldı, o büyük sofralar kurulmuyor artık. Ocağın ateşi de eskisi gibi yanmıyor. Ama ne zaman bir yerde mısır ekmeği kokusu duysam, ne zaman bir odun ateşinin çıtırtısı kulağıma değse, içimde bir kapı aralanır. Orada hâlâ babaannem vardır.
Şimdi anlıyorum ki, bazı insanlar ölmez. Onlar toprağa karışır, havaya karışır, insanın içine karışır. Bir ekmeğin kokusunda, bir sesin titreyişinde, bir hatıranın en derin yerinde yaşamaya devam eder. Babaannem de öyleydi. Gitti… derler. Ama ben bilirim: Gitmedi. Bir yerlerde, bir ocağın başında, elleriyle yine hamur yoğuruyor, makarna kesiyor. Ateş yanıyor. Ne zaman içimiz üşüse, o ateşe doğru yürüyen çocuklar gibi onu hatırlayıp ısınıyoruz ve o soylu insanı özlüyoruz.
Babaannem 2007 yılının o taze bahar kokulu 17 Mart sabahında, ömrünün zarafetini yanına alıp o güzel atlara binerek sessizce ayrıldı aramızdan. Aradan geçen uzun yılların ardından, babamın soyağacının derinliklerine daldığım bir gün, hatıralarımın o eşsiz kadını tipik bir Gürcü güzeli olan babaannemin asıl adının Serya olduğunu hayretle öğrendim. Serya… Kulağa bir şiir mısrası gibi çalınan bu isim, hakikatinde neyi gizliyordu? Küçük bir araştırma, isminin ruhuyla nasıl bir bağ kurduğunu serdi önüme: Serya; parlak, aydınlık ve güneşli demekmiş. Sadece bir isim değil; nezaketi, uyumu ve ruhundaki o sarsılmaz dengeyi müjdeleyen bir davetmiş adeta.
Halk arasında “adıyla yaşasın” derler ya hani; O, bu duayı hayatının her anına nakşetmiş. Ömrünü isminin ışığına yakışır bir asaletle süslemiş ve yine o ışığı ardında bir miras gibi bırakarak aramızdan ayrılmış. Anladım ki Serya, sadece bir isim değil, bir ömrün özetiymiş.
Ercan EROĞLU Araştırmacı

































