(Günaydın! Pazar günleri kültür tarihi günümüz olsun mu? “Olsun!” diyenler için bu yazı.)
“TEZ ZAMANDA YAKILA!”
İlk “CADI AVI”nı değil ama tarihin ilk cadısını bulmak için Antik döneme gitmemiz gerekiyor. İlk cadı, Homeros’un ünlü eseri Odysseia’nın kahramanlardan biri olan, bazı kaynaklara göre güneş tanrısı Helios’la Okeanus’un kızı Perseias’tan doğma, bazı kaynaklara göre üç yüzlü tanrıça Hekate’nin (ki cadılar tanrıçası denir bazı kaynaklarda) kızı Kirke.
Efsaneler Kirke’nin İtalya’nın Sardunya Adası karşısına düşen Etruria kıyılarında oturduğunu anlatır. On yıl süren hazırlık ve bir on yıl süren Troya savaşının ardından ülkesine yani İthaka adasına doğru yola çıkan Odysseus’un yolda başına gelmedik kalmaz ancak sonunda büyücü Kirke’nin evinde ulaşır. Homeros’un ağzından tanrıçanın misafirlerini önce tahtlara, iskemlelere oturttuğunu, ardından Pramnos şarabında ezilmiş peynir, sarı bal ve arpa unundan oluşan karışıma kattığı ilaçlarla onları uyuttuğu, ilacın etkisiyle kendinden geçen Odysseus ve arkadaşlarının kafasına değnekle vurarak onları birer domuza dönüştürdüğünü dinleriz. Lafı uzatmayayım, sonunda Odysseus bu cadının etkisinden kurtulur ve evine döner. Ama geriye efsanesi kalır. Uzmanlara göre, Kirke, erkeklerin kadınların güçleri konusundaki korkularını simgelemektedir.
Yukarda adını andığımı cadıyı unutayalım. Homeros’un destanlarında adı geçmeyen, ancak Hesiodos’un övgüler düzdüğü Hekate ise ay, gece, ölüler, yeraltı, büyücülük, yol ayrımları ve eşikler ile ilişkilendirilmiş bir bakire tanrıçadır. Hekate, sıklıkla üç farklı yöne bakan üç yüzü olan bir kadın olarak tasvir edilir.
Antik dönemin bir başka ünlü cadısı Kholkis Kralı Aietes’in kızı, tanrı Helios’un torunu ve Hekate’nin yeğeni Medeia’dır. Latin yazarı Ovidus’un eseri sayesinde tanıdığımız Medeia’nın adı eski Yunancada ‘kurnaz’ anlamına gelirmiş. Kişiliği ve yaşam öyküsü ile her çağda zamanın görüş ve eğilimlerine göre yeniden yorumlanan ilginç bir kadındır Medeia. Efsaneye göre, efsanevi Altın Post’u bulmak için Argo adlı gemisiyle Karadeniz seferine çıkan İason, kendisine aşık olan Medeia’nın büyüleri sayesinde Altın Postu Yunanistan’a getirir, ardından Medeia ile evlenir ama gözü yükseklerde olduğu için bir süre sonra başka bir kadın için terkeder onu. Bu da yetmezmiş gibi Medeia ve çocuklarını şehirden sürer. Medeia, bu sefer büyülü gücünü Iason’un yeni karısını öldürmekte kullanır. Cinayet sonrasında yakalandığında, çocuklarının annesiz kalmasının trajik bir şey olacağını düşünerek, kendi çocuklarını öldürüp babalarının önüne atacaktır. Bu hikayeye bakınca, Medeia’nın kötü olmaya adeta yazgılı, trajik bir karakter olduğunu düşünmek mümkün.
Kara (kötü) büyü ile ak (iyi) büyünün ayrımının yapılmadığı, dolayısıyla cadılara karşı olumsuz bir tutumun söz konusu olmadığı Antik dönemi, şarkıcı, kahin ve büyücü Orpheus’un kurduğu, Orfizm adlı dinsel hareketi anarak kapatalım.
Hıristiyanlık ve Canon Episcopi
Roma döneminde Hıristiyanlığın ortaya çıkmasıyla birlikte cadılık meselesi efsane olmaktan çıkar, ete kemiğe bürünür. Önce paganlar ilk Hıristiyanları; ardınan Hıristiyanlar paganları cadılıkla suçlarlar. Bu dönemde, “ak büyü”, “kara büyü’ ayrımı yapılmaya başlamış, cadılara, büyücülere, falcılara karşı ikili bir tavır takınılmıştır. Örneğin Sezar, Augustus, Tiberius ve Septimus Severius gibi imparatorlar, büyücülere, cadılara, falcılara kamusal alanda göz açtırmazken, kişisel hayatlarında onlardan yararlanmayı ihmal etmemişlerdir.
Nitekim 906 ile 1140 arasında kademeli olarak derlenen dinsel yasalar kitabı Canon Episcopi’de cadılık bir çeşit gözboyamacılık veya yanılsama olarak tanımlanır. Kitabın şu bölümü o dönemde cadılara atfedilen özellikleri anlamamızı sağlayabilir:
“Şu da unutulmamalıdır ki Şeytan tarafından saptırılmış; demonların illüzyonları ve fantezileri tarafından baştan çıkarılmış bazı kötü kadınlar, geceleri paganların tanrıçası Diana’yla birlikte canavarların üstünde yol aldıklarına; gecenin ıssız saatlerinde çok sayıda kadın, dünyanın çeşitli yerlerini dolaştıklarına ve hanımlarının emirlerine uyduklarına ve belirli gecelerde hanımları tarafından hizmetine çağırıldıklarına inanmakta ve bunu iddia etmektedir.”
Bu dönemde cadılık yanılsama olarak tanımlandığı için de cadılara ağır cezalar verilmiyordu, en fazla toplumdan dışlanıyorlardı. Ama Bogomiller, Valdesçiler, Dolsiniyenler, Katharlar gibi yeni mezhepler Katolik Kilisesi’nin otoritesini sarsmaya başlayınca, Kilise, çareyi 1231’de Engizisyon’u kurmakta buldu ve bu tarihten itibaren cadılığa karşı verilen savaş nitelik değiştirdi. Kiliseye göre, Tanrı evreni mükemmel bir uyum içinde yaratmıştı ama Şeytan bu uyumu bozuyordu. Cadılar da Şeytan’ın dünya yüzündeki uzantılarıydılar… Elbette tanımı böyle yapınca cezaların da son derece ağır olması kaçınılmazdı!
Kadın olmanın dayanılmaz ağırlığı
Cezalara geçmeden, Antik dönemden beri de cadı denilince akla neden “kadın” geldiğine dair bir kaç cümle etmek istiyorum.
Ortaçağ uzmanı Jacques Le Goff’un tabiriyle Ortaçağ Avrupa’sı bir korku toplumuydu. Feodal beyden korkmak, çevredeki irili ufaklı güç odaklarının saldırılarından korkmak, soygunculardan korkmak, kıtlıktan, açlıktan korkmak, karanlıktan korkmak, ama en çok da bu dünyada yaşarken işlenen günahların öte dünyada kefaretini ödemekten korkmak…. Bu bağlamda en çok korku üreten de kişiyi günaha sürükleyen bedendi. Beden deyince de akla kadın geliyordu. Çünkü Hıristiyan inancına göre kadın yaradılışı itibariyle bedenine daha çabuk yenilen, onun isteklerini yerine getirmeye daha hazır bir cins olarak kabul edilirdi. Bu yüzden Şeytan’a uyması daha kolaydı. Hıristiyan metinlerinde kadın için kullanılan terimlere bakalım: “Avidum animal” (açgözlü hayvan), “prima peccatrix” (baş günahkar), “ruina regnorum” (krallıkların yıkıcısı)… Kadına böyle bakılan bir toplumda, kadının şeytanlaştırılması elbette çok kolaydı.
Etiketleme: Cadıların Çekici
Cadılara karşı düşmanlığın cadı avcılığına ne zaman dönüştüğü konusunda elimizde yeterli veri yok ama Engizisyonla birlikte başlayan tekil olayların zaman içinde kitlesel hal aldığı anlaşılıyor. En büyük cadı avı ise 1484 yılında Papa VIII. Innocentus’un (Latince ‘Masum’ demek) Dominiken rahipleri Henrich Kramer (Latincede Henricus Institor) ve Jacop Sprenger adı iki Engizisyon yargıcına Avrupa’daki tüm sapkınların ve elbetteki cadıların kökünü kurutma yetkisi verdiğinde başladı.
Bu iki zat tarafından 1486’da yazılan Malleus Malificarum (Cadıların Çekici) adlı kitap o tarihten itibaren Katolik olsun Protestan olsun Avrupa’nın tüm toplumlarında cadı avının el kitabı oldu. Kitap, Canon Episcopi’nin cadılığı bir yanılsama olarak gören anlayışını kökten değiştirmiş ve cadılığı en büyük sapkınlık olarak tanımlamıştı. 1669 yılına kadar 29 baskısı yapılacak olan kitapta Kilise’nin cadılara atfettiği “şeytanla cinsel ilişkiye girme”, “süpürgeli gece uçuşları”, “gece toplantıları”, “toplu sevişme”, “çocukları kurban etme”, “ölü çocukları kazanlarda kaynatarak krema yapma” ve “hayvana dönüşme” gibi batıl inanç pratikleri(!) ayrıntılı biçimde anlatılıyordu.
Yakalama, yargılama
Tanımlar yapıldıktan sonra iş, cadıları tespit etmeye kalmıştı. Söz konusu dönemde, cadılıkla suçlananların 4’te 3’ü kadınlardı. Kadınların ezici çoğunluğunu şifalı otlarla hastaları iyileştiren, doğumları kolaylaştıran, doğum kontrolü yöntemlerini öğreten hekim kadınlar veya yoksul kadınlar oluşturuyordu. Geriye kalan kesim ise akıl hastaları, ormanlarda haydutluk yapan kadın ve erkeklerdi. Bir kişinin cadılıkla suçlanması için vücudundaki bir doğum lekesi veya bir ben olması veya saçının kızıl olması, veya ormanda topladığı otlardan birşeyler yaptığının görülmesi veya evinin kapısındaki bir işaret veya kilisede ayin sırasında uyuklaması gibi sudan bahaneler yetiyordu.
Cadı tespit edildikten sonra sıra yargılamaya gelirdi. Halka açık şekilde yürütülen bu davalarda suçlanan kişinin cadı olmadığını söylemesine izin yoktu, bunun yerine cadı olmadığını ispatlaması istenirdi. Bunun için de hepsi birbirinden imkansız usuller uygulanırdı. Örneğin cadı olduğundan kuşkulu kadının suya atıldığında batmayacağına dair inanış gereği, kadın elleri ve ayakları bağlanarak suya atılır, kadın batmazsa, şeytan tarafından ele geçirildiği anlaşıldığı için canlı canlı ateşe atılırdı. Kadın suya batarsa, masum olduğu anlaşılırdı ama kadın boğularak ölmüş olurdu. Kısacası, kadının hiç bir durumda kuruluşu yoktu.
Ceza ve infaz
Cadılıkla suçlanan birinin kurtulması neredeyse imkansızdı. Sonunda yargıçlar Kitab-ı Mukaddes’te geçen “Efsuncu kadını yaşatmayacaksın” (Çıkış. 22:18) hükmüne dayanılarak cezayı açıklarlardı. Ceza ağırlıklı olarak canlı canlı yakılmaktı. Ama bazı ülkelerde asılmak, bazılarında hem asılmak hem yakılmak, bazı durumlarda parçalanmak gibi değişik uygulamalar vardı. 16. yüzyıldan itibaren ölümden önce ağır işkenceler sürecin bir parçası olmuştu. (Bir istisna olarak İngiltere adasında Kara Avrupa’sındaki gibi işkence yoktu, örneğin yakılmadan önce iple boğulurak öldürülürdü kurbanlar.) Halkın meraklı bakışları altında gerçekleştirilen bu korkunç infazlar Kilise’nin gücünü biraz daha pekiştirirdi.
Av coğrafyası
Cadı avlarını kurumsallaştıran Katolik Kilisesi olmakla birlikte Protestanlar da cadı avcılığına çıkmıştı. Katolikler Protestanları suçlarken, örneğin bir Protestanlık kolu olan Lutheryanlar, bir başka Protestanlık kolu olan Anabaptisitleri soruşturuyordu. Kısacası, herkesin bir ‘ötekisi/cadısı’ bulunuyordu suçlamak için…
Cadı avları, Avrupa’da kademeli olarak yayıldı. Ancak her yörede farklı biçimde işledi. Örneğin Almanya gibi idari olarak parçalı yapılarda cadı avı daha çabuk yayılırken Fransa gibi merkezi ülkelerde daha yavaş yayılmıştı. Polonya’da geç başlamış ama şiddetli olmuştu. Portekiz ve İspanya’da geç başlamış, hem hafif geçmiş, hem erken bitmişti. Güney Avrupa’da, Orta Avrupa’ya göre daha kısa sürmüştü. Britanya’da ise Kara Avrupa’sına göre çok hafif yaşanmıştı Ancak İskoçya’da İngiltere’ye göre beş kat fazla kurban verilmişti. Neden böyle farklı geliştiğine dair bilim adamları doyurucu bir cevap veremedi henüz.
Cadı avının iklimbilimi
Cadı avının üçüncü kez harlanması, 1570-1630 arasında oldu. Bu üçüncü dalganın nedenleri biraz daha iyi biliniyor. Bu yıllar, iklimbilimcilerin ‘Küçük Buz Çağı’ adını taktıkları döneminin en soğuk yıllarıydı. Henüz tam bilinmeyen nedenlerle, 400 yıllık bir ısınma döneminden sonra 14. yüzyılın başında ısı kademeli olarak düşmeye başlamıştı, 1800lerin başında bitecek bu dönemde İzlanda tümüyle buzullarla kaplanmış, İngiltere’nin Thames nehri, Hollanda’nın kanalları donmuş, Alplerdeki buzullar vadilere inmişti. Soğuklar hasadı etkilemiş, büyük kıtlıklar ve açlıklar yaşanmıştı. İşte bu zorlu dönemde, Kilise’nin kışkırttığı halk yığınları, öfkelerini cadılardan, Yahudilerden, cüzamlılardan ve ‘sapkınlar’dan çıkarmıştı.
1644 yılında İskoçya’da bir grup kadına yöneltilen suçlamalar şöyleydi: “Siz cadılar, şeytani planlarınızı gerçekleştirmek için mezarlarını kazıp, uzuvlarını aldığınızı itiraf edin. Toplantılarınızda Tanrı’nın ismine küfrettiniz, içki içip dans ettiniz; Mallie Paterson bir kediye bindi, Janet Lockie bir horoza bindi, Margaret Watson bir alıç ağacına bindi, sen bir demet samanın üzerine bindin ve Jean Lachlan bir mürver ağacının üzerine bindi.”
Ne büyük suçlar değil mi?
“Cadılık” efsanesi, göçmenler aracılığıyla Amerika kıtasına bu dönemin ortalarında taşındı. 1692 yılında Massachusetts Eyaleti’nin Salem kasabasında ezici çoğunluğu kadın, 200’den fazla Püritenin suçlanmasıyla başlayan ve tarihe Salem Cadılar Davası adıyla geçen yargılama sonunda 14’ü kadın 19 kişi işkencelerle idam edildi. Beş kişi de hapiste öldü. İlk suçlananlar, bir İngiliz kolonicinin Barbados’tan getirdiği biri kadın (Tituba) iki köle, bu kölelerin hikayelerini dinleyen 9 yaşındaki Betty Parris ile 11 yaşındaki Abigail Williams idi. Bu iki kuzenin cadılık faaliyetine kanıt olarak sunulan şey ise tuhaf davranışlarıydı. Kol ve bacakları, boyunları kontrolsüz bir şekilde kasılıyor, ağızları çarpılıyor, ilginç sesler çıkarıyor, eziyetli nöbetler geçiriyorlardı. (Bugün bu rahatsızlığın çavdar mantarı parazitinden kaynaklanan bir tür epilepsi olduğu tahmin ediliyor.) Ardından itiraflarla, suçlamalarla zincirleme şekilde aralarında çocukların da olduğu pek çok kişi cadılıkla suçlandı. (Bu yargılamalar Hollywood filmlerine konu oldu, bulup izleyebilirsiniz.)
Cadı avının ekonomisi
Bu konuda bir kitabı olan gökbilimci ve astrobiyolog Carl Sagan cadı avcılığının ekonomisini şöyle anlatır: “Tüm soruşturma, dava ve infazların giderleri, davalının kendisinden ya da akrabalarından alınıyordu. Cadıyı avlamak üzere görevlendirilmiş casusların ödülü, gardiyanların şarabı, yargıçların şöleni, daha deneyimli işkenceci getirmek için görevlendirilenin yol giderleri, odun, katran ve celladın ipi, giderler arasındaydı. Mahkeme heyetinin üyelerine, yaktırdıkları her cadı için ikramiye de ödeniyordu. İdam edilen cadının mal varlığı, eğer geriye bir şeyi kalmışsa, kilise ve devlet arasında bölüşülüyordu. Bu yasa ile toplumsal ahlak onaylı kitle cinayeti ve hırsızlık kurumsallaştıkça, çevresinde büyük çaplı bürokrasi oluşarak, ilgi alanı yoksul acuzeler olmaktan çıkıp orta sınıftan dişe gelir kadın ve erkekler olmaya başladı.”
Aydınlanma Çağı merhem olmuyor
Cadı avlarının bir Ortaçağ hastalığı olmadığı, Aydınlanma Çağı dediğimiz 17.-18. yüzyılda da cadı avına azalarak da olsa devam edilmesiyle anlaşıldı. Son cadı idamı İngiltere’de 1684’de, Fransa’da 1745’te, İsviçre’de 1782’de, Polonya’da 1793’te gerçekleşti. Çok farklı karakterde olduğu için bu yazıya dahil etmediğim bazı Batı dışı kültürlerde (örneğin Afrika’da, Mali, Tanzanya gibi ülkelerde) ise cadılık toplumsal kültürün bir parçası olarak hala yaşıyor.
Kaç kurban var?
Tüm bu yüzyıllar boyunca, kaç kişinin cadı olduğu iddiasıyla öldürüldüğünü henüz bilmiyoruz. Sayıyı 9 milyona çıkaran bilim insanları olduğu gibi, 30-60 binle sınırlı tutan bilim insanları da var. Kadın tarihinin duayenlerinden Fatmagül Berktay 100 bin civarında diyor. Sayı ne olursa olsun, ‘cadı avcılığı’nın insan türünün en karanlık yanının dışavurumu olduğu açık. Bu öyle derin ve süreğen bir karanlık ki, başka formlara dönüşerek, günümüzde de varlığını sürdürüyor. Eskisi gibi oluk gibi kan dökülmüyor belki, işkence eskisi kadar yaygın değil belki ama, etiketleme-dışlama-suçlama-yargılama-infaz düzeneği tıkır tıkır işliyor.
Çağdaş cadı avcılığının temelinde, dinsel, ideolojik ve politik nedenlerle ‘safları sıklaştırmak’ için bir ‘şeytan’ ihtiyacı yatıyor. Örneğin, 1930’lardan itibaren Arnavutluk, SSCB, Kamboçya veya Çin gibi komünist ülkelerdeki ‘rejim düşmanları’, ‘yozlaşmış aydınlar’, ‘emperyalist işbirlikçiler’, ‘halk düşmanları’, ‘karşı devrimci’ gibi etiketlemeler, Nazi Almanyası’ndaki ‘Yahudiler’, ‘Çingeneler’, ‘engelliler’ gibi hayatları gaz odalarında sonlanan ‘kategoriler’; II. Dünya Savaşı yıllarında ABD’de Japon göçmenlere vurulan ‘Beşinci Kol’ etiketi; yine ABD’de 1950’lerdeki McCharty dönemindeki ‘komünist’, ‘Sovyet casusu’ avı, İslam coğrafyasındaki ‘kafir’, ‘Şeytan’ın işbirlikçisi’ yaftalamaları; Türkiye’de gayrimüslimleri “beşinci kol”, “içimizdeki düşman” diye etiketlemeler, her taşın altında ‘dönme’, ‘Sabetaycı’, ‘Mason’ arama hastalığı, mevcut siyasal tablodan ‘Yetmez Ama Evet’çileri sorumlu tutmalar ve 2015 sonrasında ‘FETÖ’cü avının, her muhalifte “terörist” görmelerin bir Ortaçağ ve Aydınlanma Çağı hastalığı olan cadı avcılığından izler taşımadığını söyleyebilir misiniz? Ben söyleyemiyorum….
Özet Kaynakça: Carlo Ginzburg, Night Battles: Witchcraf&Agrarian Cults in the Sixteenth&Seventeenth Centuries, Harmondwods, Middleesex, 1985; Haydar Akın, Ortaçağ Avrupasında Cadılar ve Cadı Avı, Dost Kitabevi Yayınları, 2001; Emili Oster, “Witchcraft, Weather and Economic Growth in Renaissance Europe”, Journal of Economic Perspectives, 18(1): 215-228; Albert James Bergesen, “Political Witch Hunts: The Sacred and the Subversive in Cross-National Perspective”, American Sociological Review, Vol. 42, April 1977:22-233.
Görsel: 1555 yılında Almanya’nın Derenburg kasabasında cadı yakma eylemini gösteren taş baskı.





























