Denetleyeni kim denetliyor?
Can Baydarol
Araştırmacılıkta ilk yıllarımdı. Önüme getirilen konu Türk standartlarının, o dönemdeki adı ile Avrupa Toplulukları (AT) standartlarına uyumu sorunuydu. O dönemde AT ortak pazardan tek pazara geçiş sorunu ile uğraşıyor, tek Pazar olamamanın önündeki en büyük engellerin başında da her ülkenin kendi standartlarına sahip olması ve bunları korumacılık amaçlı teknik engel olarak kullanır olması geliyordu. Bu engellerin önüne geçmenin tek yolu ülke standartlarının yerine bugün “CE” işareti olarak gördüğümüz AT standartlarının getirilmesiydi.
Bu doğrultuda 1987 yılında başlatılan çalışmaların sonucunda iki tane standardizasyon kurumunun temelleri atılacaktı: CEN (Comite Europeen de Normalisation – Avrupa Standardizasyon Komitesi) ve CENELEC (Comite Europeen de Normalisation Electrotechnique – Avrupa Elektroteknik Standardizasyon Komitesi). Türkiye’nin o dönemdeki temel hedefi tam üyelik, olmadığı takdirde gümrük birliğinin son dönemini tamamlamak olduğundan AT’nin tek pazarına uyum sağlamak önemli olgulardan bir tanesiydi. Hemen notumuzu düşelim, 31 Aralık 1995 tarihi itibarı ile Türkiye ile AT arasında son dönemi gerçekleştirilen gümrük birliğinin son dönemi Türk standartlarının kalitesinin AT seviyesine yükseltilmesi çerçevesinde çok önemli olmuştur. Bu sayede üreticilerin yurt dışında rekabet imkanları artarken, Türk tüketicisi de daha kaliteli sanayi ürünlerine ulaşabilmiştir.
CEN ve CENELEC kurulurken en önemli soru işareti denetimi kim yapacak, daha da önemlisi denetleyeni kim denetleyecek şeklindeydi. Hemen bir not daha düşelim, Türkiye’nin AB tam üyeliği için yola baş koyanların derdi Türkiye’nin Batının müstemlekesi olması değil, AB ülkeleri seviyesine ulaşmasıydı. Bir diğer sorun da Türkiye karar alma masasına oturmaksızın kararların olumsuz anlamda tarafı olurken (edilgen), karar alma masasına oturması halinde kendi çıkarlarını koruyabilen (etken) olacaktı.
Neyse, standardizasyon meselesine ve yaşadıklarımıza geri dönelim. Yaptığım çalışma yayınlanınca (İKV yayınları, yanlış hatırlamıyorsam 1987) iki yerden olumsuz tepkiler gecikmedi.
Önce Türk sanayiinin dev kuruluşlarından bir tanesinin planlamasının başında olan bir büyüğüm beni arayarak kutladı kutlamasına da, hemen taşı gediğine oturttu: “tabi AB’ye mal satıyorsak onların standartlarına uymamız şart ama Türk pazarı için biraz daha esnek düşünmekte yarar var!” Türkçe meali halk benim halkım, düşük kaliteye alışık, tabiri caiz ise aynen kazıklamaya devam.
İkinci eleştiri ise bir devlet kurumundan Türk Standartları Enstitüsünden geldi. TSE’nin o sırada genel sekreteri olan şahıs, “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” edalarında, kendisinin 12 Eylül emekli subayı olduğunu hatırlatarak, “Al bu çalışmanı (nazik tabiri ile) çöpe at!” mealinde konuya yaklaşınca bir hayli şaşırmıştım. Nedenini sonra anladım. Ben denetleyeni kim denetleyecek sorusunu sorunca iş ciddiyete binmiş. Bendeniz doğal olarak devlet kurumu olan TSE’ye baş denetçi rolünü layık görmüştüm. Oysa baş denetçilik para getiren bir iş değilmiş. Esas para denetlemede, yani uygunluğu laboratuvar aşamasında belgelemekteymiş. Normal koşullarda bağımsız denetçilerin işini meğerse kendileri yapıp ciddi paralar kazanıyorlarmış. Bağımsız laboratuvarları denetlemek işlerine gelmemiş.
Peki günümüzde denetleyeni kimin denetlediği sorusu sürekli olarak dolaylı şekilde sorulmuyor mu? En ufak sarsıntıda, bırakın sarsıntıyı durduk yerde yıkılan binalar, maden altında verilen canlar, yanan otelden kurtulamayanlar ve nihayet günümüzün popüler konusu fon zedeler. Bu doğal afetin ötesinde sosyal afet olarak karşımıza çıkan olaylar dizisi basitçe kurulabilecek ve demokratik bir yaşamın olmazsa olmazı, güvenilebilir bir denetleyeni kim denetleyecek sistemle çözülemez mi?
Baş denetçi olarak işleri Allah’a havale etmek yerine, Allah akıl fikir vermiş demenin zamanı çoktan gelip geçmiyor mu?




























