
Adem Fidan
ŞİMDİ DEYİLSE NE ZAMAN
Titreyen sesiyle “Hoş geldin,” dedi, Ah anam kuzularım diyerek parlayan gözleriyle gülümsedi. 88 yaşında zayıf bedeni üzerinde titreyen bacaklarıyla, belki kendinden çok daha yaşlı bastonuna yaslanarak ayakta dik durmaya çalışıyordu. Tek başına, üç katlı evin giriş katında, her gün temizliğini yaptığı odalarının halılarını kaldıramadığı için yuvarlama tekniği geliştirmişti. Halıları köşeye kadar yuvarlıyor ve orada öylece bırakıyordu. “Çok sıcak oluyor, halıyı temizlemek daha zor, kaldıramıyorum, o yüzden yuvarlayıp öylece bırakıyorum köşede” dedi.
Her sabah erkenden kalkarak küçük bahçesine çıkıyor, onlarca çiçekten oluşan bahçesinde tek tek hepsini suluyor, çiçeklerin hepsiyle teker teker konuşarak sohbet ediyordu. Yaşının getirdiği yorgunlukla yürümekte zorlanmasına rağmen, bu işleri yapmaktan vazgeçmiyordu. “Bu kadar kendini yorma,” dedim. Üzüntüyle.
“Kurur,” dedi. Çatallaşan ses tonuyla, “Çiçekler kurur, ben bakmazsam kurur. Onların da yaşamaya hakkı var, yaşamaları gerekiyor. Bu dünya sadece bize ait değil, onların da yaşama hakkına saygı göstermeliyiz” dedi.
O kadar yalnızdı ki, evine davet ediyordu sürekli. Yalnızlık hayatının tüm dokularına sinmiş gibiydi. “Gel,” diyordu. “Gel sana kahve yapayım. Bu bayramda kendim yapamadım baklavayı ama merak etme, aldırdım komşuya. Bir tepsi baklavam var, öylece duruyor. Gel, sana yedireyim.”
Bayramda kısa süreliğine gittiğim asırlık ev Seher halanın evinin yanındaydı, Seher Hala, Çok üzgün, çok yalnızdı. Tek başına yaşamanın zorluklarını iliklerine kadar hissediyordu. Her şeyi tek başına yapmanın yorgunluğu ve yalnızlığı gözlerinde, ses tonunda hissetmek çok kolaydı. Sessiz, sakin mahallede fazla insan yoktu. Şehirler arası yoldan geçen araba gürültüsü olmasa terkedilmiş bir mahalleyi andırıyordu.
Evin tüm işlerini tek başına yapmaya çalışıyordu. kablolarını titreyen elleriyle tamir ediyor. Fişin birini çekip başka bir fişi prize takıyordu. Yaptığı kahveyi getirmek için benden yardım istedi. “Dökerim, sen götürür müsün?” dedi.
“Gel,” dedim, “önemli değil,” diyerek aldım kahvemi. Çikolata ikram etti kahvemi içerken. Hüzünlendim, üzüldüm haline. “Ne yapıyorsun yalnız, nasıl yaşıyorsun, canın sıkılmıyor mu?” dedim.
“Akşamları evlere bakıyorum,” dedi. “Işıklı evleri izliyorum, umut oluyor. Işıklı evlere baktıkça, içinde yaşayan insanların varlığını hatırlıyorum, huzur buluyorum. O ışıkları izleyerek, içinde yaşayan insanların konuşmalarını hayal ederek uykuya dalıyorum. Senin burada olduğunu bilmek ayrıca huzur veriyor. Dolaşır beni diye düşünerek rahatlıyorum.”
“Biraz daha kalamaz mısın, gitmesen buradan?” dedi.
“Gitmeliyim, gitmek zorundayım ama yine geleceğim,” dedim ayağa kalkarken.
“Kızım da öyle söylüyor,” dedi Seher Hala. “Emekli oldu, başka bir işe girdi. Daha çok kazanacakmış, daha çok parası olacakmış. İki yerden maaş alarak çok parası olacakmış.”
“Yaşı elliyi geçmiştir,” dedim. “Evi, arabası, parası var. Emekli olmuş, iki veya üç maaş alacak, daha çok parası olacak.”
“Evet,” dedi Seher Hala, sesinde bir hüzün vardı. “Sen yokken yanında, ne zaman, kiminle yiyecek parayı?” dedim.
Derin derin düşündü merdivenlerden inerken. “Evet,” dedi. “ne zaman yiyecek biriktirdiği parayı?”
O an, belki de hayatın en değerli anlarının o küçük bahçede çiçeklerle konuşurken ve yalnızlığı paylaştığı bir fincan kahvede saklı olduğunu düşündüm. Seher Hala’nın zamanı, yalnız ama anlam doluydu. Her gün, her anı değerlendirerek yaşıyordu, umutla, sevgiyle ve azimle. Gece karanlığında yanan ışıkları izleyerek, hayal ettiği sohbetlerle avunuyordu. Biraz daha kalamasam da, bir gün tekrar gelmenin sözüyle ayrıldım o yalnız dünyasından. Ama Seher Hala’nın yalnızlığında bile ışığı vardı, ve o ışık, hayal ettiği yüzlerce kilometre uzakta yaşayan kendinin bir parçasının sıcaklığıydı.
Davit























