Tuvalet Parayla Olmaz: Nevada Coffee Vicdan Testi
Geçtiğimiz gece hastaneden dönerken, gece yarısını geçmiş bir vakitte Beylikdüzü’ne kendimi atabildiğim için şanslı hissediyordum. Ancak insanın en temel ihtiyacı karşısında “şans” dediğimiz şeyin ne kadar kırılgan olduğunu kısa sürede anladım.
Sıkışmıştım.

Beylikdüzü metrobüs durağında bulunan Nevada Cafe’ye yöneldim. Tuvalet kapısına turnike koymuşlar. Görevli, “Bir şey alıp barkod okutmazsan geçemezsin” dedi. Zamanım olmadığını, çıkışta ödeme yapabileceğimi söyledim. “Olmaz” dediler. İçeri alınmadım.
Bu sadece bir işletme politikası değil; insanın en temel ihtiyacının bir ödeme aracına dönüştürülmesidir.
Tarihte bunun benzerlerini gördük.
19. yüzyılın ortalarında Great Stink of London sırasında Londra’da kanalizasyon yetersizliği ve kamusal tuvalet eksikliği halk sağlığını tehdit edecek noktaya geldi. İnsanlar sokakları kullanmak zorunda kaldı. Sonunda devlet geri adım attı ve kamusal altyapıyı geliştirmek zorunda kaldı.
Yine 19. yüzyıl sonlarında Avrupa şehirlerinde “ücretli tuvaletler” yaygınlaştığında halk ciddi tepki gösterdi. Özellikle Paris’te ücretli tuvalet uygulamaları protestolara neden oldu. İnsanlar, temel bir ihtiyacın parayla sınırlandırılmasını insanlık onuruna aykırı buldu.

Daha yakın tarihte, New York City’de 1970’lerde paralı tuvaletler ciddi bir toplumsal tartışma yarattı. Kadınlar için daha dezavantajlı olduğu gerekçesiyle büyük bir kampanya başlatıldı ve sonunda ücretli tuvaletler kaldırıldı. Çünkü mesele sadece para değildi; eşitlik ve insanlık meselesiydi.
Türkiye’de de benzer bir süreç yaşandı. Şehirler arası terminallerde lokantalar tuvaletleri ücretli hale getirdiğinde insanlar çareyi çevredeki boş alanlarda buldu. Sonuç mu? Koku, hijyen sorunu ve toplumsal rahatsızlık. Bugün gelinen noktada terminallerde tuvaletlerin büyük ölçüde ücretsiz hale getirilmesi tesadüf değildir; bu bir toplumsal dersin sonucudur.
Şimdi aynı hatayı yeniden görüyoruz.
Nevada Cafe gibi işletmeler, yoğun müşteri trafiği olan, zaten kazanç sağlayan yerler. Buna rağmen tuvaleti bir “ürün” haline getiriyorlar. Bu, yatırımın karşılığını almak değildir; bu, insanın zorunluluğundan kazanç elde etmektir.
Evet, işletme sahibi kazanmak ister. Bu anlaşılır. Ama her kazanma yöntemi meşru değildir.
Starbucks gibi markalar zaman zaman “tuvalet herkese açık mı olmalı?” tartışmalarının merkezine oturdu. Ancak küresel ölçekte gidilen yön nettir: Kamusal alan niteliği taşıyan yerlerde tuvalet erişimi kısıtlandığında, bu marka değerine zarar verir.
Çünkü insanlar sadece kahve satın almaz; bir anlayış, bir yaklaşım satın alır.
Bugün bir turnike ile engellenen insan, yarın o markanın kapısından içeri girmemeyi tercih eder.

Daha da önemlisi, toplum kendi çözümünü üretir. Ve bu çözüm genellikle işletmelerin hiç istemeyeceği bir sonuç doğurur: çevre kirliliği, kötü koku ve marka itibarının çöküşü.
Kısa vadede karlı görünen bu yaklaşım, uzun vadede kaybettirir.
Çünkü tuvalet bir lüks değil, bir insan hakkıdır.
Ve bir toplumun medeniyet seviyesi, en zayıf anındaki insana nasıl davrandığıyla ölçülür.
Bugün kapıya turnike koyanlar, yarın kapılarının önünde oluşacak kokunun nedenini anlamakta zorlanabilir.
Ama cevap çok basit:
İnsan doğasına karşı iş yapılmaz.
Davit



























