AHMED ARİF TURU: ÜÇÜNCÜ GÜN
İkinci günde yazmam gereken değerli bir ziyareti unuttuğum için özür dilerim. Baginli Hilmi abinin yeğeni, Siverek savcısı Gürkan Turan’la ayaküstü merhabalaşıp yolumuza devam edecektik. Ancak yeğen amcasına “mutlaka yemeğe beklerim” diye söyleyince, hani “tilkiye ‘tavuk yer misin?’ diye sormuşlar, gülmekten cevap verememiş” hikâyesi var ya, o aklıma geldi. Bize “Beslenme yetersizliğini büyük ölçüde azaltan” kebap ısmarladı. Her yemekte olduğu gibi, herkesin birbirine bıraktığı o son lokmalık iki parça şiş, gezi boyunca aklımdan çıkmadı.
Gördüklerimizin, yaşadıklarımızın ve de öğrendiklerimizin tamamını “okuyanlar kıskanmasın” diye yazmıyorum.

Mardin Diyarbekir yolu üzerinde Mor Gabriel Süryani Manastırını ziyaret ettik. Halen 60 insanın yaşadığı Süryani manastırının gönüllü rehberi, sağ olsun ücret almadan gezdirdi. Nerden duymuşsa bir ara Murikvetli İsmail rehbere “manastırda şarap üretildiğini, varsa şarap almak istediğini” söyledi. Rehber “şarap üretilmediğini, iki şişe bağış olarak gelen şarabın (içine su katarak küçük ekmek parçasıyla dini ritüel için kullanıldığından) bir sene yettiğini, içkinin günah ve haram olduğunu” söyleyince ben dayanamadım ve “Şarabın günah olmadığı gibi hatta sevap olduğunu” söylemekle yetinmedim, “Günah ve haram doyumsuz bir şekilde mal-mülk edinmek için çıkılan yollarda işlenir ” dedim.
Yanı başımda bulunan genç kızlardan birinin bana çok kötü baktığını arkadaşlarımdan biri söyledi.

Yolun bir başka keyifli anı Zerzevan Kalesinde yaşandı. Aracı yanaştırınca görevli bize nereli olduğumuzu sordu. Artvinli deyince park ücretini almadı. Park görevlisi de öyle “değnekçi” bir tip değildi.
Mardin’i geçip Mardin’e (Artuklu), yani yeni şehri geçip eski şehre girdik. Zorlu bir trafik ve park sorununu aşıp, otel-pansiyon arasında bir konaklama yeri bulduk. İki gecedir iki oda tutup, yeme-içme için bir odada toplanıyorduk. Mardin’de aynı odada yiyelim-içelim diye bir oda tuttuk ama oda iki tek bir double yataklı idi. “Zirveciler (Dağlılar) tek yattılar, Mezbahacılar “Çoruhlular” birlikte yattık. Geniş yataktı, Murkivetli ile aramıza yastık koyduk ama ara sıra ayaklarımız birbirine değiyordu. O ayak değmelerinden kimin ne hissettiği aramızda.
Ebru Baybara Demir’in “Elden ele, topraktan tabağa” sloganı ile takip ettiğimiz kooperatifi ziyaret ettik. Bizimle kooperatif başkanı, kayyum öncesi Ahmet Türk’ün yardımcısı Mehmet Baran ve Ebru hanımın asistanı Beril Günay ilgilendi. 22 Kooperatif ortağı, 44 çalışanına Macahel fındığı hediye ettik. Öyle tahmin ediyorum ki kişi başına ancak üç fındık düşmüştür.
Nereye giderseniz gidin, hatta Borçka’ya bile gelin, bir gün değil üç gün bile ayırmamak ayıptır, günahtır. Ama ne yapalım ki zamanımız, iznimiz, paramız, don atletimiz ve en önemlisi kumanyamız uzun kalmamıza müsaade etmiyordu. Her yerde de Siverek Savcısına rastlayamıyorduk.

Ah Tamara’yı ziyaret etmek için Van’a doğru yola çıktık...





























