GÜNÜN SOSYAL TARİHİNDEN:
MEVLÂNÂ HAKKINDA YANLIŞ BİLDİKLERİMİZ
Geleneğe göre Miladi 17 Aralık 1273 günü bu alemden göç eden Mevlânâ Celâleddin-i Rumî’nin ‘Şeb-i Arus’u (Allah’a kavuşmasından mülhem ‘Düğün Gecesi’) olarak kutlanan günün 750. yılında hem Mevlânâ hem eserleri hem dönemi hakkındaki bilgilerimizi tazelemeye ne dersiniz?
“Gene gel, gene gel!” dedi mi?
Defalarca düzeltilmesine rağmen, ‘galat-ı meşhur’ haline gelen yanlış bilgiyle başlayalım.
Gene gel, gene gel!
Her ne olursan ol, gene gel!
Kâfir isen de Mecûsî isen de, putperest isen de gene gel.
Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değil;
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da gene gel!”
Bu dizeler Mevlânâ Celaleddin Rumî’ye atfedilir, ama bu doğru değildir. Ziya Paşa’nın topladığı Harabat adlı antolojide bu rubai, Orta Asyalı Sufî şair Ebu Said Fazlullah bin Ebu’l-Hayr’a ait olarak kaydedilmiş. Üstelik Ebu’l Hayr’ın daveti İslam’a değilmiş. Yanlış bilgi, Konya Mevlânâ Dergâhı’nın kütüphane memuru Necati Bey’in, bu rubaiyi araştırmadan ‘Mevlânâ rubaisi’ diye etrafa yaymasından kaynaklanmış. Bu yanlışın böyle yaygın biçimde popüler olması da “dinler arası hoşgörü” siyasalarının sonucu.
Ona atfedilen eserlerin tümünü Mevlânâ mı yazdı?
Söz edebi kimliğinden açılmışken birkaç başka yanlışı daha düzeltelim. 1258-1273 yılları arasında iki yıl bir duraklama hariç 13 yılda yazılan 25.618 beyitlik altı ciltlik Mesnevi’nin sadece ilk 18 mısrasını (Mesnevi’nin Fatihası’ denilen bölümü) Mevlânâ yazmış, geri kalanı o söylemiş son halifesi Çelebi Hüsameddin ve diğer dostları yazmış. 7. cilt olduğu söylenirse de bunun yanlış olduğuna inanılıyor.
Mevlânâ’nın pek ünlü sözlerinin yer aldığı Divan-ı Kebir adlı eser de tümüyle Mevlânâ’ya ait değildir. Bazı basımlarında 60 bin, bazı basımlarında 15 bin kadar dizeden oluşan, konunun uzmanı Abdülbaki Gölpınarlı’ya göre ise aslı 43.561 beyit olan ve 18 veya 21 ayrı şair tarafından yazılan rubailerin toplandığı bir şiir antolojisi olan Divan-ı Kebir’de Mevlânâ’ya atfedilen gazeller, eserin en fazla üçte birini oluşturur.
1.753 rubaiyi içeren Rubailer’in de sadece bazılarının Mevlânâ’ya ait olduğu kabul edilir ama bunların kalitesi uzmanlarca Mesnevi’dekilere uzak bulunur.
Mevlânâ’nın dost ve akrabalarına, özellikle de Selçuklu emir ve vezirlerine nasihat için yazdığı (dördü Arapça, diğerleri Farsça) 147 adet mektuptan oluşan Mektubat da sonraki dönemlerde toplanmıştır. Bu mektupların hepsinin otantikliği henüz tam tespit edilememiştir.
Son olarak, Mesnevî ve esas olarak Mevlânâ’nın sohbetlerinden oluşan Fîhi mâ-fîh (‘onun içindeki içindedir’ ya da ‘ne varsa içindedir’ diye çevrilebilir) adlı eserlerinde ise onun İslamcı yanına vurgu yapanların yüzünü kızartacak kadar müstehcen hikâyeler bulunur. Sadece Mesnevi’dekiler biraz daha ince bir dille, ikincisinde ise halk diliyle yazılmıştır. Bunların Hind, Yunan ve Roma edebiyatındaki hayvan hikâyelerinden (fabl) alındığını ve kıssalar çıkarmak için yazıldığını ileri sürülür. Bir fikir vermesi için bir tanesinin başlığını vereyim: “Bir eşekle cariyenin ilişkisine imrenen bir sahibenin durumu.”
Mevlânâ ‘dehri’ miydi?
İslam düşünürleri, girişte sözünü ettiğim yanlış atıftan dolayı Mevlânâ’nın (kelime anlamıyla ‘büyük’ demektir, Celaleddin de ‘dinin haşmeti’ diye çevrilebilir)) ‘dehrî’ (materyalist, dinsiz) ya da İslamiyet’ten başka bir meşrepte bir kişi olarak algılanmasından dolayı rahatsızlar. Gerçekten de Mevlânâ Sünni itikadına bağlıdır. Hanefi mezhebindendir. Dahası Mesnevi’nin (kelime anlamı ‘bir şeyi bir şeye katmak, bükmek demektir) I. cildinin dibacesinde de bu eserinin ‘Kessaf’ül-Kur’an’ yani Kur’an’ın sırlarını açtığından bahseder. Nitekim çağdaş Mevlânâ uzmanlarından Muhammed Taki Caferi’nin hesaplarına göre Mesnevi’de 2.200’den fazla atıf, alıntı veya açıklama Kuran’la ilgilidir. Hadi Hairi adlı bir başka araştırmacı bu sayıyı 6 bine çıkarır. Öyle ki, 19. Yüzyılda basılmış Hindistan taşbaskısında Mesnevi için ‘Farsça Kuran’ tanımı yapılmıştır.
Buna karşılık, Mevlânâ, 1244’te (birazdan ayrıntılı biçimde anlatacağım) Şems-i Tebrizi ile tanışmasından sonra büyük bir değişiklik geçirmiştir. Bu karşılaşmadan önce binlerce insanın izlediği örnek bir Hanefi imam olan Mevlânâ, Şems’le karşılaştıktan sonra sıra dışı ve geleneklere meydan okuyan biri olmuştur.
Mevlânâ nerede doğdu?
Mevlânâ ile ilgili bir diğer yanlış bilgi doğum yılı ve yeri ile ilgilidir. Mevlânâ’nın 6 Rebiü’l-evvel 604 (30 Eylül 1207) yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan’daki Belh şehrinde doğduğu söylenir. Nitekim bazı yazarlar kendisine Mevlânâ Celaleddin-i Belhî derler. TİKA (Türkiye İşbirliği ve Kalkınma Ajansı) da sırf bu nedenle Belh şehrinde bir Mevlânâ Köyü kurmuştur.
İlk olarak Abdülbaki Gölpanırlı’nın üzerinde durduğu gibi biyografisindeki bazı tutarsızlar yüzünden Mevlânâ’nın bu tarihten 5-10 yıl önce doğmuş olması muhtemeldir. Bu şüpheyi bir yana bırakarak devam edersek, doğum yeri Belh değil, babası Bahaeddin Veled’in 1204-1210 yılları arasında yaşadığı Tacikistan’ın Vahş kasabasıdır. Nitekim Bahaddin Veled, Maarif adlı risalesinde “biz Vahş’ta iken…” şeklinde cümleler kurmuş, Mevlânâ da Mesnevi’nin IV. cildinde bir yerde Vahş’a duyduğu özlemi dile getirmiştir. Ama ilginçtir, bunun dışında bir atıf yoktur.
Ne zaman göç ettiler?
Selçuklu Dönemi tarihçisi Ahmed Eflakî’ye (ö. 1360) göre babası Mevlânâ 5-6 yaşında iken yani 1212 veya 1213’te Semerkand’ göç eder. Semerkand’ın dört yıl Harzemşahların kuşatması altında kalması üzerine aile 1216 veya 1217’de Horasan’ı terk eder. Mevlânâ’ya göre aile daha yolda iken, Cengiz Han’ın ordularının Belh’i ele geçirdiğini duymuşlardır. Halbuki modern araştırmalara göre Belh 1220’de Moğolların eline geçmiştir. Doğum tarihinden sonra göç tarihi de sorunludur yani.
Babası kimdi?
Bu noktada bir başka yanlış bilgi ile karşılaşırız. Göçün nedeni olarak, Mevlânâ’nın babası Bahaeddin Veled’in Belh’te dönemin sultanına hocalık yapan ve Aristotales ve İbni Sina felsefesini reddeden felsefeci Fahreddin Razi’ye ağır eleştirilerde bulunmasını gösterilir. Öncelikle Bahaeddin Veled’in Fahreddin Razi ile karşılaştığına ve daha önemlisi onunla felsefi tartışmalar yapabilecek bir bilgiye sahip olduğuna dair elimizde hiçbir veri yoktur. Bahaeddin Veled fıkhi görüşlerini ‘Sultan’ül-Ulema’ diye imzalamasına rağmen daha önce de söylediğim Vahş gibi küçük bir kasabada vaizlik yapan biridir. Nitekim Razi’nin din ve felsefe üzerine görüşlerini topladığı Muassil Ekarü’l-Mutakaddimin ve’l-Muta’ahhirin’de Bahaeddin Veled’den söz etmez. Kaldı ki Fahreddin Razi ile çatışma iddiası doğru olsa idi bu göçün Fahreddin Razi’nin ölümünden (1209) önce olması gerekirdi. Halbuki daha önce söylediğimiz gibi aile 1216 veya 1217’de göç etmiştir.
Feridüddin Attar’la karşılaştı mı?
Bir diğer yanlış bilgi, Mevlânâ’nın 10 yaşında iken yolculuk sırasında Nişabur’da babasını ziyaret eden ünlü tasavvufçu Feridüddin Attar’ın (ö. 1221) Mevlânâ’ya ilerde büyük bir insan olacağını söyleyerek Esrâr-nâme adlı eserini hediye etmesidir. Mevlana’nın sonraki yıllarda felsefeyle arasına koyduğu mesafe Attar’a olan bağlılığını açıklayanlar çoktur. Halbuki ne baba Bahaeddin Veled, ne Mevlânâ, ne oğlu Sultan Veled, ne ilerde hayatının en önemli figürü olacak Şems-i Tebrizi ne Mevlânâ’dan 40 yıl sonra yazmış olan Ferîdûn-i Sipehsâlâr, ne Mevlânâ’dan bir asır sonra yazmış Ahmet Eflakî’nin eserlerinde Mevlânâ’nın Attar ile karşılaştığından bahsetmez. Bu iddia ilk kez Mevlânâ’nın ölümünden iki yüzyıl sonra ortaya atılmıştır. Buluşmaya dair birincil kaynak olmadığı gibi, Moğol tehlikesinden kaçan Bahaeddin Veled ve ailesinin tehlikenin tam kalbinde olan Nişabur yoluyla Bağdat’a gitmesi mantıksızdır. Yolculuk muhtemelen Merv-Herat yoluyla Bağdat’a yapılmış olmalıdır.
Muhyiddin Arabi ile karşılaştı mı?
Ahmed Eflaki’ye göre aile Bağdat’ta iken Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat’ın adamlarıyla karşılaşmış, bu kişiler sultana durumu anlatınca da sultan aileyi Konya’ya çağırmıştı. Ancak aile önce hac farizasını yerine getirmek için Mekke, Medine’ye gitmiş, ardından Şam’a gelmiş burada Muhyiddin Arabi ile görüşmüştü. Muhyiddin Arabi’nin 1219 yılında Konya’dan Şam’a döndüğü ve 1240’ta orada öldüğü bilindiğine göre Vahş’tan göç tarihine bağlı olarak bu görüşme ya Konya’da oldu ya da daha sonraki yıllarda Şam’da oldu.
Mevlânâ Türk müydü?
Mevlânâ doğduğu yer Horasan Fars ülkesi olduğu ve şiirlerini, mektuplarını Farsça yazdığı için Farisi (İranlı), Rubailer’deki (günümüz Türkçesiyle) şu dizelerinden dolayı Türk kabul edilir: “Beni yabancı yerine koymayın ben bu mahalledenim/Ben sizin mahallenizde kendimi arıyorum/Düşman gibi görünüyorsam da düşman değilim/Hintçe konuşuyorsam da aslım Türk’tür.”
Ancak bazılarına göre bu beyitteki ‘Hintçe’ sözcüğünün aslı ‘Farsça’dır. Ancak bu doğru olmasa gerek çünkü o devirde kimse kimseyi Farsça konuştuğu için kınamazdı, Farsça Selçuklu devletinin resmi diliydi. Ancak o dönemde Türk kelimesi ‘güzel, talep edilen, aşık olunan’ anlamına geldiği ve Hindu terimi siyah, karanlık, çirkin anlamına geldiği için acaba “çirkin göründüğüme bakmayın aslım güzeldir” mi demek istiyordu? Örneğin Şirazlı Hafız’ın şu dizelerindeki gibi: “Eğer o Şirazlı türk (güzel), gönlümüzü hoşnud ederse/Onun Hindu (siyah) benine Semerkand ve Buhara’yı bağışlarım…”
Yoksa Mevlânâ Rum muydu?
Hikayesi uzun ama sonucu söyleyeyim, ‘Rûm ili’, ‘Doğu Roma’nın varisi Bizans ülkesinin çekirdeğini oluşturan Anadolu; Rumî de Anadolulu demektir. Örneğin 13. yüzyılın başında Osmanlı Beyliği’nin kuruluşuna tanıklık ettiği anlaşılan Yunus Emre’nin dilinde Anadolu’nun adı ‘Türk’ değil, ‘Rûm ili’ dir. Zafernâme adlı eserin yazarı Nizameddin Şami, Timur’un 1402’de Yıldırım Bayezid’e karşı kazandığı zaferi ‘Rûmiyan’a ve Sultan-ı Rûm’a karşı kazanılmış bir zafer’ olarak tarif eder. 1402-1413 arasındaki Fetret Devri’nde, Osmanlı’ya başkaldıran Simavne Kadısı Şeyh Bedreddin’in namı ‘Hallac-ı Rûm’ (Rumların Hallac-ı Mansur’u), ‘Pertev-i Rûm’, yani Rum ışığıdır. 15. yüzyılda yaşadığına inanılan Horasan erenlerinin pirlerinden Hacı Bayram-ı Veli’nin unvanı ise ‘Şeyhü’r Rûm’. Hoca Saadettin Efendi Otlukbeli Savaşı’ndan (1483) şöyle bahseder: “Rum dilaverleri kılıcı satır gibi kullanarak kasap örneği Akkoyunlu Türkmenlerine girişüp yaralı ve düşmüş koyun boğazlarcasına savaştan hepsini çıkarmışlardı.” Tacüt’t-Tevarih’te aynı savaş şöyle anlatılır: “Leş ve baş ile dolmuştu ordu yeri/Az bulunur çok eşyalar ele girdi/Kesti Türkmen boyunu Rum Padişahı/Kederlere düşen Uzun [Hasan] hadden bildi…”
Dolayısıyla “Rumî” terimi, Mevlânâ’yı Anadolu’ya maletmek isteyen eski yazarların taktığı addır. Ancak Mevlânâ kendisini sahiplenen Afgan, Tacik ve Türklere, Divan-ı Kebir’deki şu gazelle (ona aitliği kesin kabul edersek elbette) cevap vermiştir aslında:
“Türk kim, Tacik kim, Rum kim, Zenci kim?/Sen, mülk sahibisin; her gizliyi, her açığı çok iyi bilirsin/ Şiirim, şiirin elbisesidir; fakat şiirin içinde kim var?/Ya elbiseyi süsleyen huri, yahut da elbiseyi soyan şeytan/Şeytanın şiirini başımızdan atalım, huriyi bağrımıza basalım.”
Şems ile Mevlânâ’nın ‘aşk’ı nasıl bir aşktı?
Mevlânâ için ‘aşk’ kelimesinin kapsamı çok geniştir. Bazen tanrı aşkı, bazen beşeri, bazen cismani aşk, bazen hepsi birden. Bazen biriyle başlayıp diğeriyle biter. Kısacası Mevlânâ için ‘aşk’ şudur deyip çıkmak kolay değil. Lafı uzatmadan Mevlânâ ile Şems arasındaki ‘aşk’ın mahiyetini merak edenlere cevap vermeye çalışalım.
“Ömrümün hülasası sadece şu üç kelimedir: Hamdım, piştim, yandım” diyen Mevlânâ ömrünü üç evreye ayırır: Hamlık dönemi: Doğumundan çocukluğunda “atabek”liğini (ya da lalalığını) yapan Seyyid Burhaneddin Tırmizi ile karşılaştığı yıla kadarki dönem, Pişmek (olgunlaşmak) dönemi: Seyyid’le geçirdiği dokuz yıl, Yanmak: Şems-i Tebrizi ile karşılaşmasından ölümüne kadarki dönem.
Babası Bahaeddin Veled 1231 yılında vefat ettiğinde Mevlânâ (eğer doğum tarihi 1207 ise) 24 yaşında idi. Bahaeddin Veled sonrası onun makamına oturup dersler vermeye başlayan Mevlânâ önce Kübreviyye Tarikatı’nın mensubu olarak önemli hocalardan dersler aldı, Şam ve Halep’e yolculuklara çıktı. Bu şehirlerde dört veya yedi yıl yaşadı. Mevlânâ Konya’ya döndükten sonra “sarıklar Arapların taçlarıdır” sözünün gereği sarık kuşandı. Alimler gibi geniş kollu hırka giydi. Kendisine Mevlânâ Celaleddin-i Rumi denmesi bu dönemde oldu.
Girişte de dediğim gibi Mevlânâ’nın hayatı, 1244 yılının Konya’nın ünlü Şekerfuruşan (Şeker tacirleri) Hanı’nın (bazı kaynaklara göre Pirinçciler Hanı) kapısında baştan ayağa karalar giymiş bir gezginle tanıştığında radikal biçimde değişecekti. Bu siyahlı gezginin adı Tebrizli Şems idi. Bir Kalenderi dervişi olan Şems’in kendisine sorusu şu oldu: “Ey Rum’un mollası, Muhammed mi büyüktür Bayezid mi?” Ebu Yezid El Bestami diye de bilenen Bayezid, vahdet-i vücud kavramını ilk ortaya atan kişilerden biriydi.
Karşılaştıklarında Şems 60 yaşında, Mevlânâ 37 yaşındaydı. Şems’ten önce Mevlânâ binlerce insanın izlediği örnek bir imamdı. Şems’le karşılaştıktan sonra bu sıra dışı ve geleneklere meydan okuyan biri oldu. İkili, Mevlânâ’nın seçkin müritlerinden kuyumcu esnafından Selahaddin Zerkub’un hücresine gittiler ve ‘halvet’ (iki kişilik kesin bir yalnızlık içinde) oldular. Bazı kaynaklara göre 40 gün, bazılarına göre üç ay, bazılarına göre altı ay sürdü bu ‘halvet’. Ardından Mevlânâ, müritlerini şaşkına çeviren bir kararla medresenin ve evinin kapılarını kapadı ve ‘gönül eğitimi’ adını verdiği sürece girdi.
Şems’in kayboluşu onu nasıl etkiledi?
Günlerini Şems ile sohbet etmekle geçiren Mevlânâ’ya karşı gerek ailesi gerekse öğrencileri başlangıçta serzenişlerde bulunurken zaman içinde bu çevrelerde Şems’e karşı bir kin oluşmaya başladı. Halk da Mevlânâ’ya Tebrizli Şems geldikten sonra ders ve vaaz vermeyi bıraktığı, sema ve raksa başladığı, fıkıh bilginlerine özgü kıyafetini değiştirip Hint alacası renginde bir hırka ve bal rengi bir külah giydiği için kızıyordu. Büyüyen tepkiler dolayısıyla Şems, 1 Mart 1246’da (yani karşılaşmalarından 15 ay 20 gün sonra) Konya’dan ayrılıp Şam’a gitti. Ancak Mevlânâ bu ayrılığa dayanamadı. Şems’e sürekli mektuplar yazdı.
Sonunda babasının haline dayanamayan oğlu Mehmed Bahaaddin (Sultan Veled) Şam’a gidip Şems’i buldu ve Konya’ya getirdi. Kaynaklara göre ‘Bahr-i Farisî’ (İran denizi) ile ‘Bahr-i Rumî’nin (Rum/Anadolu denizi) kavuşması 1247’de idi. Ancak ilkine benzer tepkilerin ortaya çıkması gecikmedi. Çünkü Mevlânâ sema ve raksa devam ediyor, yaslıların giydiği siyah renkli giysileri giyiyordu. Meyhanelerden destilerle şarap getirip içiyordu. Üstelik bu alemlere Şems karısı Kimya’yı ve oğlunu da dahil ediyordu. Kimya Hatun kim derseniz, Mevlânâ’nın ikinci eşi Kerrâ (veya Kirra, Kira) Hatun’un ilk evliliğinden olan kızı veya çiftin evlatlığı. Rivayete göre Mevlânâ o sırada henüz 19 yaşında olan Kimya’yı, o sırada 69 yaşında olan Şems’le, ilişkilerine dair dedikoduları önlemek için evlendirmişti. Halbuki Kimya, Mevlânâ’nın ilk eşi Gevher Hatun’dan olan küçük oğlu Alaaddin Çelebi ile birlikte büyümüştü ve Alaeddin ona aşıktı. (Bazılarına göre Kimya’nın Alaaddin’e yakınlığını farkeden Şems Kimya’yı hamile iken öldürmüştü. Rivayetler çeşitli.) Sonunda olanlar oldu, Alaaddin zıvanadan çıktı. Şems 1247 yılının sonunda esrarengiz biçimde ortadan kayboldu.
Şems’i oğul Alaaddin mi öldürdü?
Döneme dair önemli bir kaynak olan Ahmed Eflaki’ye göre Alaeddin ve arkadaşları tarafından öldürüldü. Nitekim Alaeddin de 1262’de bir hastalıktan öldüğünde Mevlânâ onun cenazesine katılmamıştı. Şems’in cesedinin bulunmamasından dolayı öldüğüne bir türlü inanmayan Mevlânâ (ki Şems’in geleceğini hisseden birinin öldüğünü hissetmemesi garipti) Şems’i aramak üzere 1247 ila 1249 yılları arasında dört kere Şam’a gitti. Mevlânâ sonunda umudunu kesip Konya’ya döndü. Ancak artık klasik medrese eğitimine devam edemedi. Eflaki’ye göre Şems’in kayboluşunun 40. gününde başına duman rengi bir sarık saran ve Yemen ve Hint kumaşından bir ferace giyen Mevlânâ bu giysileri ölünceye kadar üzerinden çıkarmadı. Büyük kaybının acısıyla yaptığı semalar öylesine cazibeliydi ki birçok kişi onun semasının arkasından gitmeye başlayınca Sünni ulema iyice kızmaya başladı. Sema bidat sayılmaya başladı.
Şems Mevlânâ’ya ne öğretti?
Buna cevap vermek bu yazının boyutu aşar. Ama Mevlânâ ile Şems arasında yalnızca ruhsal bir ilişki mi vardı yoksa aynı zamanda tensel bir ilişki de var mıydı sorusu son derece meşrudur çünkü öncelikle o dönemde eşcinsellik hem gerçek anlamda yaygındı hem de mecazi anlamda çok revaçtaydı. Mesela Mevlânâ ve Şems’in çevresindekilerden Evheeddin Kirmani adlı bir Türk Sufi, oğlanlara düşkünlüğüyle tanınırdı. Öte yandan Şems ve Mesnevi’nin şiirlerinde de eşcinsel imgeler bol bol kullanıyorlardı. Örneğin Şems’in şu satırlarını okuyan birinin aklına eşcinselliğin gelmesi şaşırtıcı olabilir mi: “Seni nasıl incitebilirim? Ayağına bir öpücük kondurayım desem korkarım ki kirpiklerimin dikeni ayağına batar da rahatsız eder.” (Makalat, 99-100) “Düşünmüyor musun ki. Benim bu eve yol bulmaklığım kendi kadınıma kavuşmaklığım gibi Cebrail’den gelen bir gayret yüzündendir.” (Makalat, 661) Veya şunu: “Tebrizli Şems altmışından sonra cilveler göreyim, işveler seyredeyim diye, beni yeniden gençleştirdi.” (Makalat, 127-128)
Şems’in Mevlânâ’ya bakışı nasıldı?
Evet bu dizelerde ruhsal ve tensel aşk birbirine karışmış görünüyor ama böyle bir karışım varsa da bunun Mevlânâ cephesinden gelmesi daha olası, çünkü Şems’in şu satırları aralarındaki ilişkinin niteliğini daha iyi anlatıyor sanki: “Mevlânâ’ya önce onun şeyhi olmayacağımı bilerek geldim. Allah Mevlânâ’nın şeyhi olabilecek birini daha dünyaya getirmemiştir. O kişi ölümlü biri olamaz. Fakat ben mürit olacak biri de değilim. Bu artık bana göre değil. Dostluk ve gönül ferahlığı için geliyorum. Böyle olmalı ki nifaka ihtiyaç duymayayım. Peygamberlerin çoğu niyetlerini gizlemiştir…” (Makalat, 777) “Karşımda beni dinlerken, kendini iki yaşındaki bir çocuk, İslam’a dair hiçbir şey bilmeyen yeni bir mühtedi gibi sayar kendini. Bu ne muhteşem bir uysallıktır!” (Makalat, 730) “Hayatımızın ne şekilde müşterek olacağının belli olmasına ihtiyacım var. Kardeşlik ve dostluk mu, yoksa Şeyhlik ve müritlik mi? Bundan hoşlanmıyorum. Öğrenci öğretmen?” (Makalat, 682)
Öte yandan gerek Mevlânâ, eşcinsellik hikayeleriyle tanınan Evheddin Kirmani’den “dünyaya kötü bir miras bıraktı” diye bahsederken, Şems de onun hakkında olumsuz imalarda bulunur. Yine bu ikili yazılarında müritlere uyuşturucudan ve livatadan uzak durmalarını tavsiye ederler. Elbette bütün bunlar Mevlânâ ve Şems’in ilişkilerinin sadece ruhsal olduğunu kabul etmemizi de sağlamaz. Peki sadece ruhsal olmasa tensel olsa bu ayıp mıdır? Bence hayır.
Mevlânâ Moğol ajanı mıydı?
Selçuk Üniversitesi’nden Prof. Mikail Bayram’ın Sosyal ve Siyasal Boyutlarıyla Ahi Evren-Mevlânâ Mücadelesi adlı kitabından beri her yıl güncellenen bir iddia göre Mevlânâ Celadeddin-i Rumî Moğol ajanı idi.
Özetin özeti söylersem, 1243 yılında Moğollar Anadolu Selçukluları’nı Kösedağ’da yendikten sonra Anadolu’yu istila ettiler. Hatta Erzurum’da, Erzincan’da, Tokat’ta, Sivas’ta, Kayseri’de büyük katliamlar, yağmalar yaptılar. Moğol Komutanı Baycu Noyan, Kayseri’yi kuşattığında askerleri arasında Tebrizli Şems’in müritleri de vardı. Şems, Hint-İran mistisizminden esinlenmiş bir Sufî (Batıni) tarikatı olan Kalenderiliğe bağlı idi. Kalenderiler ise epeydir Moğollarla ilişki halindeydiler.
Eflâkî’ye göre Baycu Noyan şehri aldıktan sonra Ahi ve Türkmenleri katletti, bu arada Mevlânâ’nın bir diğer hocası olan Kayseri’deki Seyyid Burhaneddin Muhakkik’e altınlar saçtı. Mevlânâ’nın Moğollara yaranmak için oğlu Alaaddin Çelebi’yi ve Ahi önderlerinden Nasreddin Hoca’yı öldürttüğünü iddia eden Bayram, tezlerine kanıt olarak Şems’in Makalât adlı eserindeki bazı ifadeleri ve Mevlânâ’nın eserlerinde Moğollara karşı tek bir satırın olmamasını gösteriyor. (Bu arada Nasreddin Hoca’nın Ahi önderi olmadığına dair kanaatimi bu mecrada sizlerle paylaşmıştım.)
Bir şeyin yokluğu karşıtının varlığına mı işaret eder?
Her zaman değil. Mevlânâ’nın Selçuklu sultanları ve devlet adamlarıyla yakın olduğu biliniyor. Örneğin Rükneddin Kılıçaslan, bir davete gitme konusunda tereddüt edince Mevlânâ’ya danışmış, Mevlânâ gitme dediği halde gitmiş ve zehirlenmişti. Muineddin Pervane Memluk Sultanı Baybars ile anlaşıp Moğollara karşı geldiğinde, Mevlânâ kendisini onaylamamıştı. Aslında Anadolu’daki güçler dengesi düşünülünce Mevlânâ’nın fazla seçeneği yoktu. Mevlânâ Selçuklularla Moğollar arasında bir denge unsuru olarak ama her fırsatta Moğol işgalini yermiş, Moğollara itaat etmenin puta tapmaktan farksız olduğunu, Moğolların malının Müslümanlara helal olduğunu söylemişti.
Cenaze namazını kim kıldırdı?
Çok önemli olmayan yanlış ya da eksik bilgiler ise şunlar: Hicri 5 Cemaziy’el-ahir 672 günü bu alemden göçen Mevlânâ’nın cenaze namazını Sadreddin Konevî ‘nin kıldırdığı söylenirse de Konevî çok sevdiği Mevlânâ’yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldığı için cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırmıştır.
Her yıl Şeb-i Arus (Allah’a kavuşmasından mülhem ‘Düğün Gecesi’) bayramı olarak kutlanan gün Mevlânâ’nın ölüm günüdür. Ancak Hicri Takvim ile Miladi Takvim arasındaki farklar yüzünden, Mevlânâ’nın ölüm günü her yıl 17 Aralığa rastlamaz. Ama Kutlu Doğum Haftası gibi “bidat”lara imza atan İslamcılar, bunu da “gelenek” haline getirdiler.
Babasının sandukası ona hürmeten mi ayakta?
Mevlânâ, babasının Horasan çamurundan yapılmış, kabri üzerine defnedilmişti. Bugün sandukanın pozisyonundan dolayı Mevlânâ defin için mezarına getirildiğinde, babası Bahaeddin Veled onun ilmine hürmeten ayağa kalkmış ve ona baş ucunda yer verdiğine inanılır. Halbuki onun nedeni şudur: Kanuni Sultan Süleyman Mevlânâ’ya hayrandı. Bu yüzden Mevlânâ ve oğlu Sultan Veled’in kabrinin üzerine bir mermer sanduka yaptırmıştı. Bunu yapmadan önce de babası Bahaeddin Veled’in ahşap sandukasını Mevlânâ’nın sandukası üzerine kaldırmıştı. Yani bugün halkın babasının oğluna hürmeten ayağa kalktığını düşünmesine neden olan durum Kanuni’nin eseridir. İki sanduka üzerindeki örtü ise II. Abdülhamid’in hediyesidir.
Mevlevilik onun sağlığında mı tarikat idi?
Hayır elbette. Mevlânâ’dan sonra, ilk eşi Gevher Sultan’dan olan büyük oğlu Sultan Veled ve yakınları tarafından, Mevlânâ’nın fikir yapısı ve düşünceleri üzerine Mevlevî Tarikatı kurulmuş ve bu edep erkân yolunu izleyenlere Mevlevî denilmiştir. Mevlevî kelimesinin Mevlânâ’dan değil, Kur’an-i Kerîm’deki (“Nereye dönersen Allah’la kavuşursun”) anlamında olan (tevellû) kelimesiyle ilgili olduğu sanılır.
Mevlânâ’nın, yakınları ve dostlarının defnedilmiş olduğu Konya’daki Yeşil Kubbe (Kubbe-i Hadra), zamanla tarikatın manevi merkezi halini almıştır. Mevleviliğinin başlangıcında sema ayini, dervişlerin vecde gelmesiyle başlıyordu. Sultan Veled’in oğlu Ulu Arif Çelebi zamanında semadan önce Kur’an ve gazeller okunmaya başladı. Sema ayini Mukabele denilen günümüzdeki şeklini 15. yüzyılda Pir Adil Çelebi zamanında aldı.
Osmanlı tarihi boyunca Konya’dan sonra başta İstanbul olmak üzere Şam, Halep, Kahire, Bursa, Balkanlar ve Kırım gibi Osmanlı ülkesinin önemli merkezlerinde Mevlevî dergâhları ve mensupları varlıklarını korudular. Özellikle ‘Kalem efendisi’ denilen devlet memurları, tahsilli ve sanattan anlayan kişiler Mevlevîliğe ilgi duydular. Padişahlar ve İttihatçılar arasında da Mevleviler vardı.
Cihan Harbi sırasında, 1915’te Sultan Reşad’ın arzusuyla Şam’daki Osmanlı ordusuna moral vermek amacıyla oluşturulan ama savaşa girmeyen Mücâhidîn-i Mevleviyye Alayı’na Konya Şeyhi Veled Çelebi miralay rütbesiyle kumandanlık yapmıştı.
“Atatürk Mevlevi mi idi?”
Bu sorunun cevabını başka zamana bırakıp sözümüzü bağlayalım. Kronoloji hatalarını ve rivayetleri bir yana bırakırsak, Mevlânâ ne İslam düşünürlerinin iddia ettiği gibi ne heterodoks mezheplere hoşgörülü, ne ‘ortodoks’ Sünni biriydi ne de ‘dehri’ idi. Belki de zaman zaman hepsi idi. Nitekim kendisi de şöyle demişti:
“Herkesî ez zann-i hod şüd yâr-i men/Vez derûn-i men necüst esrâr-i men.” (Herkes beni kendine çekti, hiç kimse benim derunumdaki, içimdeki sırrımı araştırmadı.)
Özet Kaynakça: Franklin Lewis, Mevlana:Geçmiş ve şimdi, Doğu ve Batı : Mevlana Celaleddin Rumi’nin hayatı, öğretisi ve şiiri, Çevirenler: Gül Çağalı Güven ve Hamide Koyukan, Kabalcı, 2010, Ahmet Eflakî, Ariflerin Menkıbeleri, Çeviren: Tahsin Yazıcı, Milli Eğitim Basımevi, 1989, Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, İnkilap Kitabevi, 1989, Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlâna”dan Sonra Mevlevilik, İnkilap Kitabevi, 1953; Ferîdûn-i Sipehsâlâr, Risâle: Mevlânâ ve Etrafındakiler, tercüme: Tahsin Yazıcı, Pinhan Yayıncılık, 2011; Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, 2 cilt, tercüme: Tahsin Yazıcı, Hürriyet Yayınları, 1973; Mevlâna: Yirmi Altı Bilim Adamının Mevlâna Üzerine Araştırmaları, hazırlayan: Feyzi Halıcı, Ülkü Yayınevi, 1983
Görseller: Halen asılları ABD-New York’taki Morgan Library’de, mikrofilmler Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan 1588 tarihli minyatürlerden bir kaçı. (Kaynak: Süheyl Ünver, Sevâkıb-ı Menâkıb, Mevlâna’dan Hatıralar, İşaret Yayınları, 1973.)























