21 Şubat Uluslararası Anadil Günü vesilesiyle yazarımız Mustafa Yakut Himşiaşvili’nin daha önce bianet de yayınlanan bir çalışmasının geniş bir özetin yayinliyoruz!
“Gürcüler
Ülkemizde, Türkçe dışında, kendi dilleri olan topluluklardan biri de Gürcülerdir. 16. yüzyılda Gürcistan’ın Osmanlı yönetimi altına girmesinden itibaren, Gürcülerin bir kısmı da Müslümanlığı zorla kabul eder. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı ile birlikte Müslüman olan Gürcü halkı, dini baskı göreceğini varsayarak Osmanlı topraklarına göç etmek zorunda kalır. Osmanlı yönetimi, gelenleri Karadeniz kıyısındaki kentler ve Marmara çevresine yerleştirir. Buralara yerleşen Gürcüler de artık yeni vatanlarında, kendi inanç, dil ve kültürleri ile yaşamaya başlayacaktır.
Görece farklı köy ve kasabalardan gelerek, yine farklı yerlere yerleşen Gürcüler, içe dönerek yaşamaya başlar. Bu içe dönük yaşam, -akraba evliliklerinin hoş görülmemesi nedeniyle- başlangıçta çevredeki köy ve kasabalarla sınırlı da olsa ilişkiler kurmalarını sağlar.
Böylece, en azından evlilikler nedeniyle farklı Gürcü köyleri birbirlerini tanımaya başlar. Ortak dil ve kültür bu yolla yaşarken, kullanılan dil de günlük yaşama yetecek biçimde yaşar. Oysa geldikleri yerde kullanılan bir Gürcü alfabesi ve eğitim dili vardır. Artık bu alfabeyi de dillerinin bazı olanaklarını da unutmak zorunda kalarak, kapalı devre bir toplum durumuna gelirler. Bu durum on yıllar sürerken askere giden erkekler dışında hiç Türkçe bilmeyen/öğrenemeyen bir nüfus da kendiliğinden oluşur. Öyle ki, 1970’li yıllara dek okula gitmeyen çocuklar ve kadınlar, günlük Gürcüce dışında bir dil bilmemektedir.
Okulla birlikte Türkçe ile tanıştım
Ben de altı yaşımda İnegöl’e gidene kadar Türkçe bilmezken, ancak okulla birlikte Türkçe ile tanıştım. Bu durum, var olana sarılmak diyebileceğimiz, sığ ve kapalı bir Gürcüce ve onun dillendirebileceği bir Gürcü kültürü ile yaşamak anlamına geliyordu.
Sırası gelmişken, bu durumun aynası sayılabilecek bir olaydan söz etmeliyiz. 1988 yılında, davetli olarak ülkemize gelen Gürcü tiyatro yazarı Aleksandre Çhaidze, Gölcük’teki bir dağ köyüne gitmek istedi. Birlikte dağ köyü Nüzhetiye’ye vardık. Çhaidze, kahvedeki köylülerle söyleşiye başladı. Onların Gürcüce konuşmalarını, büyük ilgi ve hayretle izledi.
Konuşma arasında köylülere; “Ne güzel, dilinizi konuşabiliyorsunuz. Bunca yıl geçerken, nasıl dilinizi ve kültürünüzü korudunuz?” diye sorunca, bastonuyla sobaya vurarak söz alan bir yaşlı ayağa kalktı ve “Dostum, bu Çveneburi bizim dilimizdir. Sakladık veya saklamadık, bu bizim meselemiz. Sen dilimizi nereden biliyorsun, onu söyle?” dedi. Çünkü köylüler, kendileri dışındaki bir Gürcü devletinden ve bu dili konuşanlardan habersizdi. (2)
Dillerini kullanmaktan kaçınıyorlar
Türkiye Gürcüleri bu biçimde kapalı olarak yaşarken, dillerini de Türkiye’de yaşayan diğer azınlıkların kullanabildikleri kadar kullanabiliyorlar. Yani, eğitim ve devlet dili olarak kullanılan tek dil Türkçe olduğundan, herhangi bir resmi işte, yayında Gürcüce kullanılmıyor. Hatta resmen yasak olmasa da diğer azınlık dilleri gibi hor görülüyor.
Bu nedenle de kendi aralarında rahatça konuşan Gürcüler, dışarıda, başkalarının yanında dillerini kullanmaktan kaçınıyor veya çekiniyor. Hatta yaşlılar ve büyükler, iyi Türkçe konuşsunlar diye çocuklarına Gürcüce öğretmekten kaçınıyor ve konuşmamalarını öğütlüyor.”
https://bianet.org/yazi/egitimi-olmayan-diller-yasayamaz-274528
























