
Türkiye ile AB arasındaki esas sorunun karşılıklı samimiyet yoksunluğundan kaynaklandığını anlatmaya çalıştığım son yazım, görüşlerine çok değer verdiğim dostlarım tarafından pozitif eleştiriler alınca, bu konuyu biraz daha irdelemenin yararlı olacağını düşünerek bu satırları kaleme alıyorum.
Çok kısa hatırlatmak gerekirse ne Türkiye AB üyesi olmayı istedi, olsa olsa istermiş gibi yaptı, ne de AB’nin Türkiye’yi tam üye yapmak gibi bir isteği hiç olmadı, bazı zorunluluklar nedeniyle yarım ağızla da olsa tam üyelik müzakerelerini başlattı.
Yıllar içinde bu tiyatroyu yakından izleme şansım oldu. Sonuçta vardığım kanaat, samimi olmayanlar arasında çok samimi bir ittifak olduğu yönünde. Türkiye’de AB üyeliğini istemeyenler, bunu engellemek için ellerinden geleni yaptılar, AB’de Türkiye’yi istemeyenler kendilerine bu kişiler tarafından sunulan gerekçeleri memnuniyetle kabul edip Türkiye’ye karşı kullandılar.
Gelelim günümüze.
Türkiye bugün çok zor koşullardan geçiyor. Zaten pandemi öncesinde ciddi kriz sinyalleri veren Türkiye ekonomisi, pandemi ile birlikte krizden çok daha beter olan belirsizliklerle karşı karşıya geldi. Bu noktaya nasıl gelindiğinin perde arkasında iki büyük yönetim hatası olduğu yadsınamaz.
Ekonomi kötü yönetildi. Faiz takıntısı nedeniyle Merkez Bankası çok uzun süre özerkliğini yitirmiş görüntü altında gereken müdahaleleri yapamadı, TÜİK rakamlarına karşı ciddi bir güven erozyonu oluştu (TÜİK başkanı değişti, enflasyon düştü), israf seviyesinde yapılan harcamaların sonunda Hazine’de para kalmadı, pandemi ile birlikte de koruma önlemlerine bağlı olarak evine kapanan Türkiye’de işsizlik çığ gibi büyüdü.
Dış politika çok kötü yönetildi. Komşularla sıfır sorun diye çıkılan yolda, sorunlu olmadığımız komşu kalmadı. Yalnızlık bir ara kutsansa da, dış politikada yalnızlığın iyi bir şey olmadığı geç de olsa idrak edildi. Doğu Akdeniz’de karşı karşıya geldiğimiz sorunlar değerli yalnızlığımızın bir sonucu, bir diğer yoruma göre ideolojik gözlükle dış politikaya bakmanın getirisi değil mi?
Peki hatalar sadece son dönemden mi kaynaklanıyor?
Önceki yazımda da belirttiğim gibi 70’li yılların dış politika hataları ile (70’li yılların sonunda o günkü ismiyle Yunanistan ile eş zamanlı olarak Avrupa Topluluklarına tam üyelik başvurusu yapmayarak Yunanistan’ın Türkiye ile olan ikili sorunlarını tam üye olduğu günden başlayarak Türkiye AT/AB ikili sorunları haline getirmesi) bugünün hataları dış politika belirsizliklerini maalesef katmerli hale getirdi.
Dış politika belirsizlikleri ekonomiyi etkilemiyor mu? Fazlasıyla…
Son günlerde ülkemize olan sıcak para ilgisini mutlulukla karşılıyoruz. Dünyada negatif faizler konuşulurken bu kadar fazla faiz veren tek ülke olmamız sıfatıyla sıcak paranın gelmesi şaşırtıcı değil. Sevinelim sevinmesine ama kazara dış politikada yapılmaya çalışılan yeni ayarlar başarılamaz ise o zaman şu sıralarda büyük mutlulukla karşıladığımız sıcak para çıkışlarına karşı dayanma gücümüz var mı?
Bu ana soru işaretleri ile birlikte hepimiz Mart ayına kilitlendik. Mart ayında yapılacak AB zirvesinin Türkiye için büyük önem taşıdığı her gün televizyon ekranlarında tartışılıyor. Zirveden çıkacak pozitif bir gündem açıklaması, belirsizlik içeren görünümümüzü büyük oranda değiştirecek. Negatif bir sonuç, daha önce yapılan tehditler doğrultusunda ABD ile eş zamanlı bir ambargo kararı ise durumumuzu daha da kötüye götürecek. İşte bu noktada tek güvencemiz (hiç de arzu etmediğimiz) Rusya – İran ittifakı içinde yer alabilecek olmamız ihtimalinin Batı dünyası tarafından dikkate alındığı mesajları.
Bir yol kazasına uğranmaması için AB’ye olan bağlılığımızın beyanı, yapılacak reformların altının çizilmesi, vs. Samimi olmasa da söylem seviyesinde fena durmuyor. İyi de yine daha önceki bir yazımızda belirttiğimiz gibi iktidar içindeki muhalefet bu reformlara nasıl yaklaşıyor? İçişleri Bakanı ile Adalet Bakanı’nın atışması Mart ayının kötü senaryosuna hazırlanmamız gerektiğinin bir işareti olarak algılanabilir mi? Daha da kötüsü Cumhurbaşkanı danışmanlarından bir beyefendinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı olmadığını açıklaması, Türkiye’nin hukukun üstünlüğüne saygılı bir devlet olmadığı imajını vermeye yetmiyor mu? Bırakın bu eylem ve söylemlerin Türkiye karşıtları tarafından koz olarak kullanılmasını, Türkiye’nin kurucusu olduğu Avrupa Konseyi’nden ihracını bile gündeme getirebilecek olduğunun farkında değil misiniz?
Dedik ya karşılıklı samimiyetsizler aslında çok samimiler.
İyimser senaryoyu tartışalım.
Diyelim ki işler iyi gitti, biraz önce (25 Ocak 2021, saat 21.00) gelen habere göre AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi ve Avrupa Komisyonu Başkan yardımcısı Josep Borrell, AB Dışişleri Bakanları toplantısının ardından “Türkiye’nin verdiği mesajı aldık!” açıklamasını yaptı. Yunanistan ile 5 yıl aradan sonra başlatılan 61inci tur istikşafi görüşmeler (her ne kadar hiç kimse bu görüşmelerden bir sonuç çıkacağına inanmasa da, bu noktada da karşılıklı samimiyetsizliğin had safhada olduğunun altını çizmekte yarar var) en azından belirli bir detant havası yarattığı için memnuniyetle karşılanmış gözüküyor. Hele bundan sonraki görüşmenin Atina’da yapılacağı açıklaması da görüşmelerin süreceği anlamına geldiği oranda pozitif olarak not edilmiş.
Samimi olmasa da vakit kazanmak için iyi.
Diyelim ki her şey iyi gitti ve Mart ayı AB zirvesi Türkiye için pozitif gündem vaadiyle neticelendi. Birinci konu olarak da gümrük birliğinin güncellenmesinin önünü açacak şekilde Avrupa Komisyonu’na müzakere yetkisi verildi.
Müzakerenin içeriğine göre üç ana başlık ortaya çıkacak. Gümrük birliğinin tarım ürünlerine genişletilmesi (daha büyük olasılıkla tarım ürünleri için tercihli bir ticaretin düzenlenmesi), hizmetleri kapsaması ve nihayet kamu ihalelerinin karşılıklı olarak serbestleştirilmesi.
Türkiye ile AT arasındaki gümrük birliğinin son dönemini düzenleyen 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı (ortada bir gümrük birliği anlaşmasının olmadığının altını bir kere daha çizelim) teknik sorunları tartışmak ve çözüm getirmek üzere yeni bir yan kurum olarak Gümrük Birliği Ortak Komitesini (GBOK) tesis etti. 1996’dan bu yana yaklaşık bütün GBOK toplantılarında AB tarafı masaya kamu ihalelerini bir şikayet konusu olarak getirdi. Şimdi de gümrük birliğinin güncellenmesinin ana maddelerinden bir tanesi olarak karşımıza yine kamu ihaleleri başlığı çıkacak.
Peki ne yapacağız? Eğer bu işlerde çok samimiysek Türk kamu ihalelerinin Avrupalı firmalara, AB içindeki kamu ihalelerinin de Türk firmalara açılmasını kabul etmemiz gerekecek.
Küçük bir not. Türkiye ekonomisinin yaklaşık yüzde 8’ini, siyasetin finansmanının da, hadi yüzde 100 demeyelim ama, irice bir bölümünü temsil eden kamu ihaleleri meselesinde siyasetçilerimiz samimi olabilecek mi?
Samimiyet sorgulamasına devam edeceğim!..
Yazar hakkında; Can Baydarol,
Galatasaray Lisesi (109/110), Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü, Nancy Üniversitesi Avrupa Araştırmalar Merkezi Avrupa Hukuku ve Siyaseti Bölümü’nde okudu.
Meslek hayatı boyunca çeşitli sivil toplum örgütlerinde Avrupa Birliği uzmanı olarak görev aldı. Halen Uluslararası Nakliyeciler Derneği’nde AB konularında yönetim kurulu danışmanı olarak görev yapmaktadır.
Akademik hayatında İstanbul Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, Kültür Üniversitesi, İstanbul Ticaret Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi, Maltepe Üniversitesi, Özyeğin Üniversitesi, Ankara Üniversitesi (ATAUN) gibi çok sayıda üniversitede Türkiye-AB ilişkileri, AB hukukuna giriş, Türkiye-AB gümrük birliği, kuruluşunda günümüze AB tarihi derslerini vermiştir.
Çok sayıda yayını bulunmaktadır. Uluslararası ilişkiler, Türkiye-AB ilişkileri ve bunların Türkiye ekonomisine etkileri konusunda çok sayıda televizyon, radyo programına katılmış, seminer ve konferanslarda konuşmacı olmuştur. 2002’den günümüze AB Ankara daimî temsilciliğinin oluşturduğu Avrupa takımının konuşmacısı olarak yurt genelinde konferanslar vermektedir.
İleri seviyede Fransızca ve İngilizce bilmektedir.




























