EKO-EMPERYALİZM
ÇEVRE MÜCADELESİNİ
ANLAMAK ANLATMAK
5 HAZİRAN
DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ
Türkiye’de çevre meselesi uzun yıllar boyunca ya dar bir teknik başlık olarak ele alındı ya da romantik bir doğa sevgisine indirgenerek anlatıldı. Oysa bugün geldiğimiz noktada çok açık bir gerçekle karşı karşıyayız: Çevre sorunu yalnızca çevrenin sorunu değildir. Çevre sorunu; hukuk devletinin, kamu yararının, demokrasinin, sosyal adaletin ve yaşam hakkının tam merkezinde duran bir memleket meselesidir.
Çünkü orman kendiliğinden yok olmuyor.
Sular kendiliğinden kirlenmiyor.
Tarım alanları kendiliğinden betonlaşmıyor.
Kıyılar kendiliğinden halka kapanmıyor.
Bütün bunlar siyasal tercihler sonucu yaşanıyor.
Bu nedenle çevre meselesini doğru okumak zorundayız.
Karşımızda sadece bir kirlilik sorunu yoktur. Karşımızda, doğayı sınırsız kâr alanı olarak gören bir talan düzeni vardır. Bu düzen; savaşları, fosil yakıt bağımlılığını, denetimsiz sanayileşmeyi, rant odaklı kentleşmeyi, maden baskısını, kıyı yağmasını ve sözde kalkınma adına yürütülen doğa yıkımını birlikte üretmektedir.
Bugün çevreyi gerçekten savunmak istiyorsak önce şu gerçeği kabul etmeliyiz: Çevre krizi tesadüf değildir. Bu kriz, vahşi kapitalizmin ve siyasal tercihlerle büyütülen rant ekonomisinin sonucudur.
Anayasal çerçeve ise son derece nettir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 17. maddesi yaşama hakkını güvence altına alır. 56. madde herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğunu hükme bağlar ve çevreyi geliştirme, çevre sağlığını koruma, çevre kirlenmesini önleme görevini devlete yükler. 168. madde doğal servet ve kaynakların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu söylerken, 169. madde ormanların korunmasını doğrudan anayasal görev olarak tanımlar. (cdn.tbmm.gov.tr)
Bu hükümler çok açık bir gerçeğe işaret eder:
Çevre hakkı bir lütuf değildir.
Çevre hakkı anayasal bir haktır.
Dolayısıyla çevrenin korunması da siyasi iktidarın keyfine bırakılabilecek bir tercih değildir.
Ne var ki uygulamada bunun tam tersini görüyoruz. “Yatırım”, “kalkınma”, “istihdam”, “enerji ihtiyacı”, “stratejik gereklilik” gibi kavramlar çoğu zaman hukuku ve kamu yararı ilkesini aşındırmak için kullanılmaktadır. Oysa kamu yararı, bir şirketin bilançosu değildir. Kamu yararı; halkın ortak geleceğidir, suya erişim hakkıdır, sağlıklı çevrede yaşama hakkıdır, gıda güvenliğidir, ormanın, kıyının ve toprağın gelecek kuşaklara devredilmesidir.
Eğer bir proje ormanı yok ediyor, suyu kirletiyor, köylüyü yerinden ediyor, zeytinliği ortadan kaldırıyor, tarımı bitiriyor ve buna rağmen “kamu yararı” etiketiyle savunuluyorsa orada kamu yararı değil; kamuya rağmen özel çıkar dayatması vardır.
Çevre hukukunun asıl sınandığı yer tam da burasıdır.
Bir ülkede hukuk devleti gerçekten işliyorsa, doğa üzerindeki baskı arttığında yargı ve idare daha dikkatli davranır. Telafisi güç zarar ihtimali varsa ihtiyat ilkesi işletilir. Halkın bilgi alma, katılım ve yargıya erişim hakkı korunur. Doğal kaynaklar üzerinde kamusal denetim sıkılaştırılır. Ama tersi yaşanıyorsa, yani doğa yağması bir oldu bittiye dönüştürülüyor, mahkeme süreçleri anlamsızlaştırılıyor, halkın itirazı itibarsızlaştırılıyor ve çevre mücadelesi adeta engel gibi gösteriliyorsa burada yalnızca çevre hakkı değil, hukuk devleti de ağır yara alır.
Bugün çevre mücadelesi ile demokrasi mücadelesi neden birbirinden ayrı düşünülemez, sorusunun cevabı da budur. Çünkü doğayı savunmak, yalnızca yeşili savunmak değildir. Doğayı savunmak; halkın söz hakkını savunmaktır. Bilgilenme hakkını savunmaktır. Kamusal denetimi savunmaktır. Yerel halkın yaşam alanını savunmaktır. Gelecek kuşakların hakkını savunmaktır.
Aynı şekilde çevre mücadelesi ile sosyal adalet mücadelesi de ayrılmaz biçimde iç içedir. Çünkü çevre krizinin bedelini en çok yoksullar öder. Suyu kirlenen de, toprağı elinden alınan da, göçe zorlanan da, hava kirliliğiyle hastalanan da çoğu zaman emekçi halktır. Bir avuç sermaye kazansın diye milyonların yaşamı ağırlaştırılmaktadır. Bu yüzden çevre hakkı aynı zamanda bir sınıf meselesidir, aynı zamanda bir adalet meselesidir.
Bir başka önemli başlık ise çevreye “ters köşeden” bakabilmektir. Meseleyi yalnızca baca dumanına, poşete, plastik atığa indirgemek büyük yanılgıdır. Savaş endüstrisi, petrol alanlarının vurulması, silah üretimi, kentleşme adı altında büyüyen inşaat düzeni, deniz taşımacılığı, fosil yakıt bağımlılığı, hijyen ve ambalaj endüstrisinin yarattığı yeni orman baskısı, “temiz enerji” söylemi içinde gizlenen yeni maden talanları… Bunların tamamı aynı ekolojik yıkım zincirinin halkalarıdır.
Örneğin bugün yenilenebilir enerji herkesin savunması gereken bir yönelimdir. Ancak eğer bu dönüşüm, yeni madencilik baskıları, yeni orman kayıpları, yeni arazi gaspı ve yerel halkın iradesinin yok sayılması üzerinden yürütülüyorsa burada da ciddi bir çelişki vardır. Temiz enerji adı altında kirli bir talan düzeni kurulamaz. Gerçek çözüm, yalnızca enerji türünü değiştirmek değil; üretim ve tüketim modelini, kamu denetimini ve siyasal öncelikleri değiştirmektir.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey tam da budur:
Kamucu bir çevre politikası.
Bilimsel planlama.
Doğal varlıkların gerçek anlamda korunması.
Kıyıların halka açık tutulması.
Ormanların anayasal güvenceye uygun biçimde savunulması.
Tarım alanlarının mutlak korunması.
Suyun ticari meta değil kamusal hak olarak görülmesi.
Enerji ve madencilik politikalarında yerel halkın rızasının, çevresel denetimin ve hukuk devletinin esas alınması.
Aksi halde çevre hakkı yalnızca metinlerde kalan bir hak olur.
Ve metinlerde kalan hak, fiilen gasp edilmiş haktır.
Bugün önümüzde çok açık bir tercih vardır. Ya kamu yararı kavramını yeniden halk lehine, doğa lehine, gelecek lehine ayağa kaldıracağız; ya da bu kavramın içi boşaltılarak şirket çıkarlarının kılıfı haline getirilmesine seyirci kalacağız.
Benim açımdan tercih nettir.
Doğanın yağmalanmasına karşı çıkmak, sadece çevreci bir tavır değildir; bu, hukukun gereğidir.
Suyun, toprağın, ormanın ve kıyıların savunulması, sadece vicdani bir sorumluluk değildir; bu, anayasal bir görevdir.
Çevre hakkını savunmak ise sadece bugünü değil, memleketin yarınını savunmaktır.
Bugün susarsak yarın elimizde ne sağlıklı çevre kalır, ne hukuk devleti, ne de gerçek anlamda kamu yararı.
Ama bugün direnebilirsek, hukuku ve siyaseti halktan ve doğadan yana kurabilirsek, gelecek kuşaklara onurlu bir ülke bırakabiliriz.
Doğa bize ait değil; biz doğaya aitiz.
Ve artık bu gerçeği sadece söylemenin değil, hukukta da siyasette de hayata geçirmenin zamanıdır.





























