KAFKASYADAN İNEGÖL’E BİR KÜLTÜREL HAFIZA KÖPRÜSÜ: Ercan EROĞLU
Nino Okrostsvaridze’nin Hayriye Köyü Etnografisi ve Gürcü Aile Yapısı
Anadolu’nun kültürel mozaiği içerisinde, XIX. yüzyılın son çeyreğinden itibaren şekillenen muhacir yerleşimleri, toplumsal hafızanın ve kimlik inşasının en özgün laboratuvarlarıdır.
Bu yerleşimler arasında, Bursa’nın İnegöl ilçesine bağlı Hayriye köyü, hem tarihsel derinliği hem de yetiştirdiği entelektüel figürlerle müstesna bir konuma sahiptir. Gürcü akademisyen Nino Okrostsvaridze’nin İnegöl Hayriye köyündeki Gürcü aile yapısı üzerine gerçekleştirdiği doktora çalışması (Türkiye’deki Gürcülerde Aile ve Aile yaşamı İnegöl İlçesinin Hayriye Köyü Nüfusu Örneklemesi üzerine), bu özgün yapının akademik bir titizlikle kayıt altına alınmış en kapsamlı belgelerinden biridir. Çalışmanın kitaplaşma süreci, yalnızca bir tezin raflara taşınması değil, aynı zamanda Türkiye Gürcüleri (Çveneburiler) üzerine yapılan etnografik araştırmaların yeni bir evreye geçişini simgelemektedir. Bu doktora tezi, Okrostsvaridze’nin çalışmasının akademik ve toplumsal önemini, Ergun Atabay gibi isimlerin bu süreçteki hamiliğini ve çalışmanın çeviri boyutunu detaylandırarak, eserin kültürel miras içerisindeki yerini analiz etmektedir. Nino Okrostsvaridze’nin saha araştırması, Gürcü toplumunun “erkek egemen” temelli sülale yapısının diaspora koşullarında nasıl dönüştüğünü ve hangi unsurları muhafaza ettiğini merkeze alır. Hayriye köyü, etnik olarak tamamen Gürcü kökenli bir nüfusa sahip olması nedeniyle, dışsal etkilerden ziyade içsel dinamiklerin ve geleneksel kodların takibi açısından ideal bir etnografik alan sunmaktadır. Çalışma, aile içi hiyerarşiden Gürcücenin gündelik kullanımına, düğün ritüellerinden akrabalık bağlarının sürdürülmesine kadar geniş bir yelpazede, “Çveneburi” kimliğinin nasıl kristalleştiğini analiz etmektedir. Kitabın hazırlık aşamasında sergilenen kolektif çaba, akademik bir tezin toplumsal bir hafıza projesine nasıl evrilebileceğinin en somut örneğidir.
Tarihsel Arka Plan: 93 Harbi ve Hayriye Köyü’nün Kuruluşu
Hayriye köyünün varlığı, Osmanlı-Rus tarihinin en trajik dönemeçlerinden biri olan 1877-1878 Savaşı (93 Harbi) ile doğrudan ilintilidir. Bu savaş, Kafkasya’nın Müslüman Gürcü nüfusu için büyük bir göç dalgasının (Muhacirlik) başlangıcı olmuştur. Rus işgali altındaki Batum, Artvin ve Acara bölgelerinden ayrılan Gürcüler, inançlarını ve kimliklerini koruyabilmek amacıyla Osmanlı topraklarına sığınmışlardır.
Hayriye köyü, bu göç dalgasıyla gelen Batum ve Acara muhacirleri tarafından kurulmuştur. Osmanlı Devleti’nin iskân politikası çerçevesinde, başlangıçta İzmit üzerinden gelen bu kitleler, daha sonra İnegöl’ün dağlık ve ormanlık alanlarına yerleştirilmişlerdir. 1894 yılına gelindiğinde, devletin bu yeni yerleşim birimlerini kalıcı hale getirme niyetinin bir göstergesi olarak, masrafları Hazine-i Hassa tarafından karşılanan bir cami ve mektep inşa edilmiştir. Bu dönemde köyün ekonomik temelleri tütün üretimi, hayvancılık ve ipek böcekçiliği (kozacılık) üzerine kurulmuştur.
Hayriye köyü, Türkiye’deki Gürcü dünyası için sembolik bir “merkez” niteliği taşır. Bunun temel sebebi, köyün sadece demografik yapısı değil, aynı zamanda Ahmet Melaşvili (Özkan), Faik Ertan ve Hayri Hayrioğlu (Vahtang Malakmadze) gibi toplum kalkınması ve kültür önderlerinin bu köyle olan derin bağlarıdır. Melaşvili’nin Hayriye köyünün damadı olması ve burada derlediği polifonik müzik kayıtları, köyün kültürel bir direnç odağına dönüşmesini sağlamıştır. Okrostsvaridze’nin tezi, bu tarihsel ve kültürel birikimi akademik bir düzleme taşıyarak, köyün geçmişi ile bugünü arasında bilimsel bir köprü kurmaktadır.
Ergun Atabay’ın Vizyonu ve Kültürel Hamiliği
Nino Okrostsvaridze’nin doktora tezinin kitaplaşma sürecinde Ergun Atabay’ın oynadığı rol, bireysel bir desteğin ötesinde, bir toplumun kendi hafızasına sahip çıkma iradesidir. Atabay, 1970’li yıllardan itibaren Gürcü kültürü ve dili üzerine yapılan çalışmalara hayatını adamış bir isimdir. Onun bu ilgisi, Ahmet Özkan Melaşvili, Faik Ertan gibi isimlerin mirasını devralarak modern döneme taşıma çabasından beslenmektedir.
Ergun Atabay’ın katkıları, çalışmanın hem bilimsel kalitesini artırmış hem de lojistik açıdan mümkün kılınmasını sağlamıştır. Atabay’ın Gürcü kültürüne olan bağlılığı, ailesindeki isim tercihlerinden (oğlu Elguca, kızı Nino) ve 1977 yılındaki Gürcistan seyahatinden itibaren süregelen dostluk ilişkilerinden anlaşılmaktadır. Ancak onun asıl etkisi, Türkiye ile Gürcistan arasındaki “dostluk köprüsünü” inşa etmek amacıyla kurduğu insani ilişkilerde saklıdır.
Özellikle iki ciltlik “Türkçe-Gürcüce Büyük Sözlük” projesinin finansmanını ve organizasyonunu üstlenmesi, Atabay’ın dilsel ve akademik çalışmalara verdiği önemin en somut kanıtıdır. Okrostsvaridze’nin tezi için de benzer bir vizyon sergileyerek, saha verilerinin derlenmesi, köy halkıyla olan iletişimin kolaylaştırılması ve metnin kitap formuna uygun şekilde düzenlenmesi aşamalarında bizzat yer almıştır. Atabay, Hayriye köyü özelinde kurulan “Hayriye Köyü Kalkındırma Kooperatifi” ve “İnegöl Kafkas Kültür Dayanışma Derneği” gibi yapıların da aktif bir parçası, aynı zamanda köyde senede bir yayınlanan Çveni Sopeli Dergisinin önemli bir destektekçisidir. Atabay bu çabalarıyla ve geliştirdiği ilişki ağıyla köydeki kültürel üretimin toplumsal tabana yayılmasını sağlayan önemli bir aktördür.
Atabay’ın desteğiyle hayata geçen bu tür projeler, Türkiye’deki Gürcülerin kendi kimliklerini bilimsel bir zeminde tanımlamalarına olanak tanımaktadır. Okrostsvaridze’nin eseri, Atabay’ın sağladığı bu entelektüel ve maddi imkânlar sayesinde, sadece bir kütüphane dokümanı olmaktan çıkıp, halkın elinde bir kimlik rehberine dönüşme potansiyeli taşımaktadır.
Etnografik Önem ve Aile Yapısının Analizi
Nino Okrostsvaridze’nin çalışması, İnegöl Hayriye köyündeki Gürcü aile yapısını “sülale” (gvari) temelinde ele alır. Gürcü toplumunda sülale, bireyin kimliğini, toplumsal statüsünü ve akrabalık ağlarını belirleyen en temel birimdir. Diaspora ortamında bu yapının korunması, toplumsal çözülmenin önündeki en büyük engel olarak görülmüştür.
Köyün kuruluşundan itibaren yerleşen sülalelerin analizi, göçün aslında bireysel değil, kolektif bir hareket olduğunu göstermektedir. Örneğin, Karadeniz’in diğer bölgelerindeki (Ünye, Kumru, Ordu) Gürcü köylerinde görülen sülale yapıları (Ömeroğulları/Polatlar, Şirinoğulları, Mutioğulları gibi), Hayriye’deki yapıyla benzerlikler taşımakta ve bu durum, 93 Harbi muhacirlerinin sülale aidiyetlerini yeni vatanlarında da sürdürdüklerini kanıtlamaktadır.
Okrostsvaridze’nin çalışmasında dikkat çektiği temel bir bulgu, aile yapısının modernleşme ve göç (özellikle 1965 sonrası Almanya göçü) karşısındaki esnekliğidir. 1965 yılında Hayriye köyünden yaklaşık 100 gencin işçi olarak Almanya’ya gitmesi, köyde bir iş gücü açığı yaratmış ve bu durum, geleneksel erkek egemen otoritenin ekonomik şartlar doğrultusunda yeniden şekillenmesine neden olmuştur. Ancak ilginç olan, Almanya’ya giden bu bireylerin bile aile bağlarını ve köyleriyle olan ilişkilerini koparmamış olmalarıdır. Bu durum, “transnasyonal bir diaspora kimliği”nin oluşumuna işaret etmektedir.
Ayrıca, çalışmanın etnografik derinliği, sadece aile yapısıyla sınırlı kalmayıp, bu yapının kültürel tezahürlerini de kapsar. Ahmet Melaşvili’nin öncülük ettiği ve bugün Ergun Atabay, Riraşi gurubu gibi isimlerin yaşattığı polifonik koro geleneği, aile içi etkileşimlerin ve kolektif bilincin bir ürünüdür. Okrostsvaridze, bu sanatsal dışavurumların ardındaki toplumsal dokuyu deşifre ederek, Hayriye’yi bir “kültürel ada” olarak tanımlar.
Çeviri Süreci ve Kültürel Aktarımın Zorlukları
Bir doktora tezinin, özellikle de yoğun etnografik ve sosyolojik terimler içeren bir çalışmanın Gürcüceden Türkçeye aktarılması, sıradan bir tercüme faaliyetinin çok ötesindedir. Bu süreç, “kültürel eşdeğerlik” ilkesine dayanan titiz bir çalışmayı gerektirmektedir. Okrostsvaridze’nin metnindeki “gvari” (sülale), “çveneburi” (bizden olan), “muhacirlik” gibi kavramların hem bilimsel hem de duygusal yükleri, ancak her iki kültüre de hâkim bir çeviri süzgecinden geçirilerek korunabilir.
Bu noktada, Kevser Ruhi gibi Türkiye Gürcüleri literatürüne hakim isimlerin yürüttüğü faaliyetler, çeviri süreci için önemli bir referans teşkil etmektedir. Ruhi’nin Batum göçmeni bir aileden gelmesi, Pirosmani ve Macahel gibi dergilerdeki editörlük tecrübesi, iyi bir edebiyatçı oluşu, Türkçe ve Gürcüceye hâkimiyeti kültürel terimlerin Türkçedeki karşılıklarının belirlenmesinde bir standart oluşturmuştur. Okrostsvaridze’nin çalışması da bu birikimden beslenerek, Türkiye’deki okuyucuya yabancılık hissettirmeyecek, ancak eserin orijinalindeki Gürcü ruhunu da kaybetmeyecek bir dille hazırlanmıştır.
Çeviri sürecinde karşılaşılan temel zorluklardan biri, Gürcücedeki yerel ağızların (özellikle Acara ve Batum ağızlarının) aile içindeki kullanım biçimlerinin Türkçeye aktarılmasıdır. Okrostsvaridze’nin saha kayıtlarında yer alan doğrudan alıntılar, köy halkının özgün konuşma dilini yansıtır. Bu alıntıların çevirisi, Hayriye köyünün özgün sesini kitaba taşımak adına büyük önem arz etmektedir.
Nino Okrostsvaridze tarafından 2012 yılında İlia Devlet Üniversitesi’nde tamamlanan
“Türkiye’deki Gürcülerde Aile ve Aile Yaşamı (İnegöl İlçesi Hayriye Köyü Örneklemi Üzerine)” başlıklı doktora tezi, sahasındaki özgün verileriyle dikkat çekmektedir. İlgili çalışmanın, akademik derinliği korunarak Türkçeye kazandırılmasının ve kitap formatında yayınlanmasının hem genel okuyucu kitlesi hem de bu alanda faaliyet gösteren araştırmacılar için literatürdeki önemli bir boşluğu dolduracağı öngörülmektedir.
Bilimsel Perspektif ve Metodoloji
Nino Okrostsvaridze, İlia Devlet Üniversitesi’nde yürüttüğü bu çalışmada, katılımcı gözlem ve derinlemesine mülakat tekniklerini harmanlamıştır. Araştırmacının bir “içeriden” (Gürcü olması hasebiyle) ve bir “dışarıdan” (Gürcistan’dan gelmesi hasebiyle) bakış açısına sahip olması, çalışmaya benzersiz bir objektiflik kazandırmıştır. Hayriye köyü sakinleri, kendileriyle aynı dili konuşan ve köklerini bilen bir araştırmacıya kapılarını ve hafızalarını daha kolay ve içtenlikle açmışlardır.
Çalışmanın metodolojik başarısı, sadece mevcut durumu saptamakla kalmayıp, tarihsel süreçle kurduğu bağdadır. 1894 yılındaki cami inşasından 1979 yılındaki köy kültür evi girişimine kadar uzanan kronolojik takip, köyün kurumsal gelişimini de gözler önüne serer. Bu bağlamda eser, bir köy monografisi olmanın ötesine geçerek, bir topluluğun modern Türkiye tarihindeki yerini tanımlayan sosyolojik bir belge niteliği kazanmaktadır.
Kültürel Mirasın Geleceği
Nino Okrostsvaridze’nin çalışması, Türkiye’deki Gürcü toplumunun tarihsel mirasını bilimsel bir çerçeveye oturtmakla kalmayıp, bu mirasın gelecek kuşaklara aktarılması için sağlam bir zemin oluşturmaktadır. Ergun Atabay’ın desteği, eserin toplumsal karşılık bulmasını sağlarken, Hayriye köyü örneği üzerinden sunulan analizler, diğer muhacir topluluklar için de bir model teşkil etmektedir.
Hayriye köyü, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin 1961-1962 yıllarında yürüttüğü saha çalışmasını raporlaştırdığı Hayriye Köyü Raporundan, Ahmet Melaşvili’nin teybe aldığı polifonik ezgilerden, Paul Magnerella’nın Bir Köyün Serüveni kitabından, Ercan Eroğlu’nun Bursa İnegöl Hayriye Köyü Toplum Kalkınması Örneği yüksek lisans çalışmasından, Okrostsvaridze’nin kâğıda döktüğü sülale şecerelerine kadar yaşayan bir müze niteliğindedir.
Yazar Türkiye’de yaşayan farklı etnik kökendeki yurttaşların yaşadıkları koşulları, ülkenin genel kültürel, hukuksal, toplumsal ve siyasal durumuna hakim olmadan bazen tek taraflı bakış açısıyla diyebileceğimiz yargılarda bulunmuş ve gördüklerini o düzlemde yazıya geçirmiştir. Yazarın bazı öznel yargılarına katılmak mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla tez çalışmasında yer alan bazı ifadeler yeniden düzenlenmiş ya da kitapta yer almamıştır. Bu düzenlemelerin yapılması kitabın bütünlüğüne bizce olumlu katkı sağlamıştır ve bu durumun farklı birçok okuyucunun kitabı okumasına olumlu katkı sağlayacağı inancındayız.
Sonuç olarak bu kitap, sadece bir doktora tezinin Türkçeye çevrilmesi değil, bir halkın kendi hikâyesini yeniden keşfetme yolculuğudur. Okrostsvaridze’nin emeği ve Atabay’ın vizyonuyla, Ruhi’nin özgün çevirisiyle şekillenen bu eser, Türkiye’nin kültürel zenginliğine sunulmuş özgün bir katkı olarak tarihteki yerini alacaktır.
Ercan EROĞLU
Eğitim Bilimleri































